Geçtiğimiz şubat ayının sonunda ABD ve İsrail’in İran’a yönelik geniş çaplı operasyonları başladığında, birçok analist 2003’teki Irak Savaşı’na benzeyen, kısa süreli, sonuç odaklı bir harekât beklentisi içindeydi. Rejimin çökmesi, nükleer programın kalıcı olarak yok edilmesi, vekil güçlerin etkisizleştirilmesi ve bölgesel dengelerin kökten değişmesi öngörülüyordu. Ancak olaylar bu beklentileri doğrulamadı. Evet, sert çatışmalar yaşandı ve askeri olarak doğrudan karşı karşıya gelindi. Fakat bu, klasik anlamda topyekûn bir savaş olmaktan ziyade, ateşkes ve barış görüşmeleriyle kesintiye uğrayan, zaman zaman yüksek yoğunluklu saldırılara sahne olan kontrollü bir hibrit çatışma sürecine dönüştü. Çatışmanın bu melez doğasını anlamak hem bugünkü hem de gelecekteki ekonomik sonuçlarını kavramak açısından kritik önem taşıyor.
İran-İsrail gerilimi yeni bir olgu değil; bugün, yıllara yayılan stratejik bir rekabetin zirve noktasına gelindi. Bu rekabetle ilgili olarak üç temel unsur öne çıkıyor:
- Bölgesel güç mücadelesi (İran’ın Irak, Suriye ve Lübnan’daki nüfuz genişlemesi).
- Vekil güçler üzerinden yürütülen dolaylı savaş (Hizbullah, Hamas, Husiler vb.).
- Kırmızı çizgilerin aşılması (7 Ekim Hamas saldırısı ve Gazze operasyonları sonrasında sabırların karşılıklı olarak taşması vb.).
Bu dinamikler, doğrudan çatışmayı tetikleyen zemini hazırladı.
İsrail ABD’yi Peşinden mi Sürüklüyor?
Kamuoyunda sıkça dile getirilen “İsrail ABD’yi savaşa sürüklüyor” algısı kısmen doğru kabul edilebilir ama yetersiz kalmaktadır. İsrail, bölgedeki tehdit algısına karşı daha proaktif ve sert bir güvenlik doktrini uyguluyor; bu da tırmanmada öncü rol oynamasına yol açıyor. Ancak ABD’nin İran’ın bölgesel nüfuzunu sınırlama, petrol ve enerji akışını güvence altına alma ve nükleer tehdidi bertaraf etme yönündeki adımlarının uzun vadeli stratejik çıkarlarının bir gereği olduğu da göz önünde tutulmalıdır. İsrail, ABD için güçlü bir askeri müttefik ve “ileri karakol” işlevi görürken, ABD de İsrail’in varlığını bölgesel bir sigorta olarak görüyor. Bu karşılıklı bağımlılık, tek taraflı “sürüklenme” den ziyade uyumlu (ancak zaman zaman gerilimli) bir ortaklığı yansıtmakta.
Savaşın Ekonomik Sonuçları
Mart-Nisan aylarında yaşanan çatışmaların zaman zaman şiddetlenip sönümlenmesi, hava/dron operasyonları ve sınırlı hedeflerin vurulması ile ilerlemesi, süreci “savaşa benzeyen ama tam savaş olmayan” bir döngüye soktu. Küresel ekonomi açısından en kritik etki, Hürmüz Boğazı üzerinden gelen enerji arz riski oldu. Boğazın kısmi kapanması veya trafiğin yavaşlaması, petrol fiyatlarına kalıcı bir jeopolitik prim bindirdi. Enflasyon beklentileri yükseldi, büyüme tahminleri aşağı revize edildi.
Burada dikkat edilmesi gereken husus şu: Henüz tam anlamıyla bir “fiziksel arz şoku” yaşanmadı. Petrol piyasalara ulaşmaya devam ediyor ancak akışta yavaşlama, darboğazlar ve stoklarda belirgin düşüşler (örneğin Avrupa’da jet yakıtı stokları) gözleniyor. Bu, rafineri operasyonlarını zorlaştırıyor ve maliyet baskısını artırıyor. Avrupa’daki jet yakıtı sorunu şimdilik bölgesel bir sorun gibi görünse de, boğazdaki tıkanıklığın uzamasının küresel arz güvenliğini tehdit ettiği de açık bir gerçek.
Savaşın Türkiye’ye yansımaları ise doğrudan hissedildi: Enerji ithalatı faturası yükseldi, kur üzerinde baskı oluştu, ulaştırma ve üretim maliyetleri arttı, enflasyonist etkiler güçlendi.
Olası Yaz Senaryosu: Düşük Büyüme, Yüksek Enflasyon ve Artan Oynaklık
Önümüzdeki dönemde (yaz aylarında ve ötesinde) küresel ekonomi “çalışmaya devam eden ama verimliliği azalan” bir yapı sergileyecek. Petrol fiyatlarındaki jeopolitik primin kısa dönemde tamamen ortadan kalkması düşük bir ihtimal. Bu tablo şu sonuçları beraberinde getirebilir:
- Küresel enflasyon düşüş eğilimi yavaşlayacak, merkez bankaları faiz indirimlerinde daha temkinli olacak.
- Büyüme aşağı revize edilecek ancak resesyona dönüşme riski (şu aşamada) sınırlı kalacak.
Bu durumda karşılaşılabilecek en olası senaryo düşük büyüme + yükselen enflasyon + yüksek oynaklık olacaktır.
Petrol fiyatlarının hangi aralıklarda seyredeceği de önem arz ediyor: Eğer fiyatlar 80-90 bandında kalırsa bu durum bir şekilde yönetilebilir. 90-110 dolar bandı ise ekonomileri strese sokacaktır (bu günlerde bu bandın üst sınırına yakınız). 110 dolar ve üstü ise geniş çaplı şok etkisi yaratabilir, özellikle gelişmekte olan ülkelerde sermaye kaçışı, döviz krizi ve finansal kırılganlık artışına yol açabilir.
Savaş bölgesinin kıyısında olan Türkiye içinriskler daha belirgin. Yaz aylarında yıllık enflasyonda sınırlı bir gerileme mümkün olsa da, gıda enflasyonu yapısal sorun olarak kalacaktır. Enerji maliyetlerindeki artış girdi fiyatlarını, ihracat rekabet gücünü ve turizm gelirlerini olumsuz etkileyebilir. Cari denge ve kur tarafında baskı sürecektir. Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklığın kalıcı hale gelmesi ve ABD’nin sürece doğrudan müdahil olması durumunda, enerji maliyetleri ivme kazanacak ve enflasyon yeniden yükseliş eğilimine girecektir.
Ayrıca bütçe tarafında enerji sübvansiyonları ve vergisel önlemlerin (eşel mobil gibi) sürdürülebilirliği önemli bir soru işareti haline gelmiştir. Enflasyon beklentilerindeki bozulma, ücret-fiyat sarmalını tetikleyebilir ve para politikasının etkinliğini sınırlayabilir.
Sonuç olarak, bu aşamada, gerilim yönetildiği sürece dünya ekonomisi büyük bir kriz veya çöküş yaşamayacaktır. Sistem daha pahalı, yavaş ve kırılgan bir şekilde çalışmaya devam edecektir. Türkiye de dengelerini korumaya çalışacak, ancak dış şoklara karşı savunma mekanizmaları (rezervler, maliye politikası, beklentilerin yönetimi) test edilecektir.
Diğer taraftan, işlerin kontrollü yürüyeceğini öngören senaryonun devam edip edemeyeceğine dair belirsizlik de göz önünde tutulmalı. Sürecin tam ölçekli bir savaşa dönüşmesi hâlâ düşük bir ihtimal olarak görünse de, Hürmüz Boğazı’ndaki blokajın uzaması veya müzakerelerin tıkanması durumunda ekonomik maliyetler hızla tırmanabilir. Bu nedenle en kötü senaryolara karşı proaktif hazırlık yapılması mecburiyeti var. Mevcut hibrit denge devam ettiği müddetçe “en olası tablo” düşük büyüme, yüksek enflasyon ve oynaklıktır.
Bu ortamda yaz ayları, Türkiye’deki dar ve sabit gelirliler için zorlu geçecek. Artan gıda ve enerji fiyatları, kira ve ulaşım giderlerindeki yükseliş, hane halkı bütçelerini daha da sıkıştıracaktır. Enflasyon beklentilerindeki bozulma, maaş ve ücret artışlarının satın alma gücünü hızla eritirken, dar gelirli kesimlerde temel ihtiyaçlara erişim zorlaşabilir. Özellikle emekliler, asgari ücretliler ve kamu çalışanları, enflasyonun yükünü en ağır şekilde hissedecek; bu da toplumsal huzur ve iç talep açısından ek baskı oluşturacaktır. Bu yüzden ekonomi politikalarının yanı sıra, sosyal destek mekanizmalarının devreye alınması da kritik önem taşımaktadır.
Kısacası, bu yaz kolay geçmeyecek. Hem makro dengelerin hem de vatandaşların refah düzeyinin korunması, dikkatli ve dengeli politikalar uygulanmasını zorunlu kılıyor.






