Makalenin adı “Türkiye’nin Ev Yapımı Krizleri”. Makaleyi hazırlayan iki ünlü ve saygın araştırmacıdan birisi Türkiye’den (evin içinden) diğeri de yurt dışından (evin dışından). Evin içinden olan araştırmacı TCMB eski Baş Ekonomisti, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Hakan Kara. Kara hem akademik alanda hem de uygulamadaki tecrübesiyle özellikle para politikası ve merkez bankacılığı alanında Türkiye’nin önde gelen iktisatçılarından. Evin dışından olan araştırmacı Alp Şimşek ise Yale Üniversitesi’nde Finans Profesörü olarak çalışıyor. Şimşek; Türkiye kamuoyunda Hakan Kara kadar çok tanınmasa da akademik çevrelerde iyi bilinen bir isim.
Makalenin yazılmasına katkı sağlayanlar arasında eski TCMB Başkan Yardımcısı ve Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Mehmet Yörükoğlu, Brown Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Şebnem Kalemli-Özcan ile IMF Kıdemli Ekonomisti Tolga Tiryaki de var. Çalışma, geçen ay ABD’de faaliyet gösteren Ulusal Ekonomik Araştırma Bürosu (NBER) çalışma tebliği olarak yayınlandı. Dolayısıyla bu çalışma hem yazarlar hem katkı verenler hem de yayınlandığı platform dikkate alındığında oldukça kıymetli bir çalışma.
Makale gelecek kuşaklara örnek olması için yazıldı
Hakan Kara makalenin neden “Ev Yapımı” başlığı ile yazıldığını “Mesele Ekonomi” adlı Youtube kanalına verdiği röportajda şöyle izah etti. “Çünkü biz bunu (2021-2023 krizini) kendi kendimize yaptık. Türkiye’de geçmiş (2021 öncesi) krizlere bakarsanız, o krizlerin belli bir risk birikimi ve sonrasında o riskin patlamasıyla, bir siyasi kriz veya yurt dışından gelen bir şokla tetiklendiğini görürsünüz. Ama biz bu krizi tamamen para politikası eliyle yaptık. O yüzden “ev yapımı” kriz diyoruz.”
Kara, makalenin yazılma nedenini ise şöyle ifade etti: “Bunu yazmamızın sebebi de gelecek kuşaklar okusun da dersler alınsın, bir daha bu hatalar yapılmasın diye… Fakat sadece Türkiye’deki gelecek kuşaklar için değil, yurt dışında da, özellikle merkez bankası bağımsızlığını zorlayan siyasetin merkez bankası üzerindeki etkisini artıran uygulamalar görüyoruz. Amerika’da, diğer ülkelerde. Dolayısıyla onlar için de bir örnek olsun diye yazdık”.
Enflasyonu Türkiye Ekonomi Modeli yarattı
Yazarlara göre, makale Türkiye’nin iktisat politikası deneyimine ışık tutan iki katkıda bulunuyor ve daha geniş dersler çıkarılmasına yardımcı oluyor. Birincisi, makalede Türkiye’de para politikası çerçevesinin düşük faizi dayatan politik baskılar sonucu ortodoks enflasyon hedeflemesi rejiminden artan bir biçimde geleneksel olmayan yaklaşımlara evrildiğini anlatan detaylı bir tarihçe sunuluyor. İkinci olarak, Kur Korumalı Mevduat (KKM) gibi dövizi tutmayı hedefleyen düzenlemeleri anlamaya odaklanarak Türkiye’nin deneyimini analiz eden bir teorik model geliştiriliyor.
Yazarların yaptıkları analizler Türkiye’de uygulanan politikaların birbirini takip eden, istikrarsızlaştırıcı bir zincir oluşturduğunu ortaya koyuyor. 2021–2023 döneminde, dünyanın büyük merkez bankaları faiz artırarak enflasyonu dizginlemeye çalışırken, Türkiye tam tersine reel faizleri hızla negatife indirdi. “Türkiye Ekonomi Modeli” olarak sunulan bu yaklaşım, ekonomik büyümeyi ve ihracatı önceliklendirdi ve merkez bankasının bu hedefleri desteklemesini öngördü. Düşük faizler nedeniyle zayıflayan TL’nin ihracatın rekabet gücünü artıracağı, cari dengeyi iyileştireceği, bunun da döviz kurunu istikrara kavuşturup enflasyonu nihayetinde düşüreceği düşünülüyordu. Buna karşın, model kısa sürede enflasyon yarattı, döviz kuru krizine ve rezerv erimesine yol açtı. Krizi önlemek için KKM’nin kullanılması, tasarruf sahipleri için faiz oranlarını fiilen artırırken borçlular için düşük oranları koruyarak kısmi bir rahatlama sağladı. Ancak bu durum, giderek artan mali yükler yarattı ve ülkeyi çok daha ağır bir ikiz — devlet borçlanması ve döviz — krize maruz bıraktı.
Ekonomi yönetiminin büyük bir krizle karşı karşıya kalma korkusu, o dönemde benimsenen ek politikaları gündeme getirdi: borçların parasallaştırılması, finansal baskı ve nihayetinde ortodoks politikalara geri dönüş. Her politika kendi başına belli bir mantığı olsa da dinamik olarak maliyetlidir. Hem yeni kırılganlıklar yaratarak ek ayarlamalar gerektirir, hem de ortodoks politikalara dönüşü geciktirir. Bu gecikme ise maliyetlidir; zira ekonomi ne kadar uzun süre aşırı ısınmış durumda kalırsa, enflasyon o kadar kökleşir, tersine çevirmek o kadar zorlaşır ve merkez bankasının güvenilirliği o ölçüde daha fazla zarar görür.
Siyasi baskı altında, geleneksel para politikası araçlarının yerine finansal mühendislik geçebilir mi?
Yazarların bulguları, merkez bankası bağımsızlığına ilişkin tartışmalar açısından önemli sonuçlar doğurmakta. Çalışmada temel bir soru soruluyor: Faiz oranlarının siyasi önceliklerle belirlendiği bir ortamda, KKM gibi uygulamaları gibi finansal mühendislik uygulamaları geleneksel para politikası araçlarının yerini alabilir mi? Yazarların Türkiye’nin deneyimine ilişkin analizi, bu tür girişimlerin ciddi zorluklarla karşılaştığını ve nihayetinde sürdürülemez olabileceğini göstermekte. Dünyadaki merkez bankaları politika faizlerini düşürme yönündeki artan siyasi baskılarla karşı karşıya kalırken, Türkiye’nin pahalıya mal olan deneyimi bu tür yaklaşımların sonuçlarını gözler önüne sermektedir.
Hakan Kara ve Alp Şimşek’in çalışması, siyasi tercihlerin yönlendirdiği düşük faiz politikalarının ve bunu takiben kullanılan yaratıcı finansal araçların (KKM), istikrarı geçici olarak sağlasa da, sonuçta maliyetleri katlayarak ve daha derin krizlere zemin hazırlayarak kendi kendini imha eden bir sürece yol açtığını gösteren önemli bir çalışma. Merkez bankaları dünya çapında benzer siyasi baskılarla karşı karşıya kalırken, Türkiye’nin tecrübesi, finansal mühendisliğin geleneksel para politikasının yerini alamayacağını ve ertelemenin faturasının çok ağır olacağını gösteren acı bir ders teşkil etmekte.
Hatalardan ders almayı öğrenmek zorundayız
Bu çalışma, geleceğin ekonomi yönetimleri için bir ders ve uyarı niteliği taşısa da, önceki derslerden fazla bir şey öğrenilemediğini de ortaya koyuyor. Geçmiş deneyimlerden ders almıyoruz ve ders almadığımız için benzer hatalar tekrarlanıp duruyor. Hakan Kara’nın “Dersler alınsın, bir daha bu hatalar yapılmasın” vurgusu, aslında ülkenin Türkiye’nin iktisat tarihindeki en büyük eksikliklerden birine dikkat çekiyor: Yapısal reformları erteleme alışkanlığımız ve hatalardan kalıcı olarak dönme konusundaki yetersizliğimiz bize çok pahalıya mal oluyor. Hatalardan ders almayı öğrenmek ve bunu öğretmek için yazılmış makaleleri dikkatle okumak zorundayız.