Bir süreliğine memleket gündeminin bitmek bilmeyen rüşvet zincirine ara vermek istedim.
Malum… Bir yanda CHP’li belediyelerde konuşulan yolsuzluk iddiaları, diğer yanda AK Parti’de milletvekili olup eşine yoksulluk belgesi aldırarak tapu harcından kaçınan o “yoksul-zavallı” siyaset anlayışı… Üstüne bir de Milli Eğitim Bakanlığı’nın tarihe yaptığı “çok önemli” kelime operasyonları. Haçlı Seferleri’ni “Haçlı Saldırıları” olarak revize etmek gibi hamleler, basit bir müfredat değişikliği olarak algılanmamalı; gelecekte tarihte nerelerin de sessizce değiştirebileceği, tarihin kelimeler üzerinden yeniden dizayn edilmesidir.
İşte tam da burada insanın aklına George Orwell geliyor.
Yıllardır Orwell’in 1984 romanını bir distopya değil, adım adım inşa edilen bir kullanım kılavuzu gibi izliyorum. Çünkü bugün tarihi “sefer” yerine “saldırı” diye değiştiriyorsanız, yarın başka bir kavramı, öbür gün topyekûn hafızayı değiştirmeniz de mümkündür. Ve toplum buna ses çıkarmazsa, Orwell’in o meşhur cümlesi yalnızca edebiyat olmaktan çıkar; gündelik hayatın özeti haline gelir:
Savaş barıştır. Özgürlük köleliktir. Cahillik güçtür.
Gerçeğin büküldüğü, hafızanın yeniden yazıldığı, düşüncenin ise yavaşça budandığı bir düzen…
Kulağa roman gibi geliyor ama bazen haber bültenleri bir romandan da daha sert.
Tam da böyle bir zihinsel yorgunluğun ortasında Michael Jackson filmini izledim.
Evet, yanlış duymadınız: Orwell’den Michael’a geçtim. Çünkü bazen insanın ruhunu besleyip koruyabilmesi için biraz da sanata ihtiyacı olduğuna inanıyorum.
Sinemadan çıktığımda içimde gülümseyen bir umut vardı. Müziğin gerçekten iyileştirici bir tarafı olduğunu yeniden hatırladım. Michael daha bireysel bir yıldız; tek kişinin devleşmesi. Aklıma birden Bohemian Rhapsody ve muhteşem finali geldi ve ben tekrar Bohemian Rapsody’yi izledim. Bohemian Rhapsody filminde grubun birlikte gelişmesini, çatışmasını, dağılmasını ve yeniden daha da güçlü doğmasını izledim. Yani yine yeniden umut yeşerebilir bir yerlerden diye geçirdim aklımdan. Michael Jackson duygusal sıcacık bir solo mit iken Queen ise kolektif bir efsane… İkisi de müzik dünyasının ikonları…Amerika’da savaşın gürültüsünden sonra müziğin sükunetini sanatın gülümseten birleştiren tonunu yakalamak iyi geldi tıpkı eski Dünya’da gibi…
Kitaplara tekrar dönecek olursak neden aklıma sürekli 1984 ve Hayvan Çiftliği geliyor? Bu günlerde medyada yaşanan algı algoritması, dijital benlik sevdası, klavye çeteleri, bizi şekillendiren yapay zekanın tam da istediği oyunu oynayan merkezi yönetim sistemin kurgusu için Türkiye’yi iyi bir deney laboratuvarına dönüştürüyor.
Bu bağlamda 1984 ve Hayvan Çiftliği yalnızca okunacak kitaplar değil; toplumların nasıl dönüştürülebileceğine dair zihinsel alarm veren bir baş yapıt. Kitapta tarihi yeniden yazan haberleri şekillendiren o görünmez el tuşlara daktilolarla basarken bizim Dünyamızda o görünmez el klavyelerle tüm tuşlara birden basmaya başladı.
Özellikle Türkiye’nin son on yılını hafızamızı zorlayarak yeniden düşünmeliyiz. Hatta belki başka bir yazıda, yaşananları toplum sosyolojisinin algı haritasıyla adım adım irdelemek gerekir. Çünkü bazen bir ülkenin dönüşümünü sadece siyasetten değil, dizilerinden bile okuyabilirsiniz. Süper Baba, Ekmek Teknesi, Yabancı Damat derken; Kurtlar Vadisi ile başka bir evrene, oradan da siyasetçilerin övgüyle baktığı Yeraltı atmosferine geçtik. Kültürel kırılmalar bazen istatistiklerden önce senaryolarda başlar. Sonra o senaryolar hayat olur: cinayete kurban giden öğretmenler, dehşet saçan öğrenciler, bahis çeteleri, sosyal medyadan başını kaldıramayan insanlar ve algoritma hesabı yapan ama üretmeyen bir toplum…
Beni korkutan şey bugünün politik figürlerinden çok, yarının gençliğine hangi tarihin bırakılacağı.
Çarpıtılmış, budanmış, ideolojik süzgeçten geçirilmiş bir tarih…
Dizayn edilmiş bir geçmiş…
İşte asıl mesele burada.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın üzerinde çalışması gereken şey değiştirilmiş bir tarih değil; değerler eğitimi, iş ve işçi güvenliği, araştırma kültürü, yabancı dil yeterliliği ve çocuklara okumayı gerçekten sevdirecek bir sistemdir. PISA testlerinde üst sıraları hedefleyen, velileri özel ders yükünden kurtaran, öğretmenin maaşını ve toplumdaki saygınlığını artıran bir reformdan söz etmeliyiz. Bir zamanlar ailelerin kızlarına “Öğretmen ol, güvenli ve saygın bir mesleğin olsun” dediği yapı, bugün ne yazık ki güvenli ortam kısmını da tarih yapraklarına bırakmış durumda.
Yazılarımda TBMM vurgusunu sıklıkla yapıyorum çünkü çalışan üreten bir ülke meclisine ihtiyacımız var ya da başkanlık sisteminde bir meclise ihtiyacımız yok, kurumlar yeterli. Önce sisteme karar vermeliyiz. Her defasında beni haklı çıkaran bir vekil haberi gündemi belirliyor. Tabi ki her milletvekili için söyleyemeyiz. Sayın Soylu’ nun sorulan bir soru üzerine verdiği cevapta meclise hafta bir gün görev süresini doldurmak için gelmesi yorumunu size bırakıyorum. Meclise gelmeyen vekillerin görev yerlerinde olmadıklarında tabi oldukları bir puantaj sistemi var mı? Yoksa maaşını almaya devam ediyor mu? Görev süremin dolmasını bekliyorum dedi…. Değerlerimiz vicdanımız ile ters orantılı değişiyor olabilir mi yoksa bu yaşananlar distopya mı?
TBMM ‘ye duyulan saygının 1920 ruhundan uzaklaşıp siyasi rant kapısına dönüşmesi de günümüz distopyası. Meclis, milletin iradesinden çok fırsatçılığın yatırım alanı gibi görünmeye başladığında, insanlar yalnızca siyasetçiye değil; sistemin kendisine olan güvenini de kaybediyor.
Bugün gerçekten sormamız gereken soru şu:
Bu kadar vekile, vekillere verilen yüksek maaşlara, bu kadar düşük hesap verebilirliğe ve vizyonsuzluğun sıradanlaştırıldığı bir düzene neden razıyız?
Özgür Özel’in Kıbrıs’tan alınmış çakma saati kabul etmesinin savunmasında saatin çakma olduğunu söylemesi Türk halkının zekasıyla alay etmesi anlamına gelmiyor mu? Bence özrü kabahatinden de büyük. Ayrıca yaptığı yanlış tercihleri ile partiye değer katacak kişileri değil para verecek kişileri tercih etmesi liderliğini sorgulatıyor.170 bin Euro için “günümüzde basit rakamlar” gibi konuşan hatalara kılıf arayan yanlış yol arkadaşları ile Atatürk’ün partisini zor durumda bırakmaya devam ediyor. Araç iç dizaynı yerine ekonomik krizde Ecevit ruhunda liderlik yapmasını bekleyen bir seçmen var. AK partide eleştirilen her şey aynı siyaset diliyle CHP de devam ediyor. Siyasetin dilinin maalesef aynı olduğunu ve dürüst insanların siyaset yapmaması gerektiğini bize CHP tekrar tekrar anlatıyor.
Mecliste görev alacak adaylar için popülist yaklaşımlardan uzaklaşılmalı. Göstermelik 18 yaşında bir aday çıkarmak, popülist isim aramak, başarılı bir seçim vizyonu değil seçim sathı malinde olan ülkemin tüm partilerin aday seçimlerine dikkat etmesi gerekir. Meclis sorumluluğunun önemi yapılacak hataların tüm topluma mal olacağını bilecekleri şekilde yeniden vurgulanması gerekir. Fikir çok bilgi yok genellemesinden uzaklaşmalı, hayat tecrübesi, başarı, liyakat, sorumluluk ve temsil bilinci de tüm adaylarda aranmalı. Demokrasi tabi ki herkese kapıyı açabilir; ama o kapıdan kimin, hangi birikimle geçtiği ise o ülkenin kaderini belirler.
Dünya yeni ekonomik ve jeopolitik haritalar çizerken, liderler gardını alırken; bizim kısa vadeli çıkar, fırsatçılık, rüşvet çarkları ve günü kurtarma siyasetiyle oyalanmamız, geleceği stratejiyle değil refleksle yönetmeye çalıştığımızın en net göstergesi.
Kısacası; Orwell’in karanlık dünyası ile Michael’ın içimizi ısıtan sahnesi arasında gidip geliyoruz.Biri bize neye dönüşebileceğimizi hatırlatıyor.
Diğeri ise hâlâ insan kalabileceğimizi…
Ve her şeye rağmen kelimesinin sihirli gücü ile hala bir umudun olduğunu bilmek istiyorum.
Esenlikler Dilerim…






