Borsada Patron Düzeni

Remzi Özdemir Yazdı

Remzi Özdemir Yazdı

Borsa İstanbul’da son yıllarda yaşanan bazı olaylar artık “tesadüf” denilerek geçiştirilemeyecek bir noktaya geldi. Çok sayıda şirket patronunun yaptığı işlemler, piyasanın adaletine olan güveni ciddi biçimde sarsıyor. Daha da vahimi, bu süreçler yaşanırken ilgili kurumların çoğu zaman tribünden maçı izler gibi davranması.

Ortada tam anlamıyla bir “el çabukluğu marifet” düzeni var.

Senaryo genelde aynı işliyor…

Önce patronlar ve tahtacılar arasında görünmez bir trafik başlıyor. Hisse fiyatları çeşitli yöntemlerle yukarı taşınıyor. Sosyal medya operasyonları, manipülatif haber akışları, yapay hacimler, agresif tavan serileri…

Küçük yatırımcı doğal olarak “bir şey oluyor” diyerek hisseye koşuyor.

Sonra ne oluyor?

Patron sahneye çıkıyor.

Kimi zaman yüksek iskontolu kurumsal satış yapılıyor, kimi zaman köprü satışlarla pay el değiştiriyor, kimi zaman farklı yatırımcı hesapları üzerinden dolaylı çıkışlar gerçekleşiyor. Yöntem çok, sonuç aynı:

Patron satıyor, küçük yatırımcı yakalanıyor.

Üstelik işin en dikkat çekici tarafı şu:

Şirketin gerçek durumunu en iyi bilen kişi patronun kendisi.

Şirketin nakit akışını biliyor.

Borç baskısını görüyor.

Sipariş iptallerini biliyor.

Bankalarla yaşanan sorunları biliyor.

Konkordato riskini görüyor.

Yani içeride ne olduğunu en iyi bilen kişi çıkıp kendi hissesini satıyor.

Bunun adı dünya finans literatüründe çok açık:

“Insider trading” yani içeriden öğrenenlerin ticareti.

Daha büyük insider vakası olabilir mi?

Şirket kötüye giderken patron kendi payını azaltıyor ama küçük yatırımcı hâlâ “yatırım hikâyesi” dinliyor.

Sonra bilanço bozuluyor.

Borç patlıyor.

Faaliyet zararları ortaya çıkıyor.

Ve hisse çöküyor.

Kaybeden yine küçük yatırımcı oluyor.

İşin daha da vahim tarafı ise şu:

Bugüne kadar bu tür olaylarda ciddi biçimde bedel ödeyen kaç patron gördük?

Piyasada işlem yasağı alan küçük yatırımcı çok.

Tedbir yiyen hesap çok.

Ama şirket sermayesini adeta buharlaştıran patronlara yönelik caydırıcı örnek sayısı yok denecek kadar az.

Üstelik bazen uygulanan sıkılaştırmalar da doğrudan küçük yatırımcıyı vuruyor. Kredili işlem yasakları, emir paketi tedbirleri, brüt takas uygulamaları derken likidite kuruyor, hisse daha da çöküyor.

Patron çoktan çıkmış oluyor.

Geride ise zarar eden yatırımcı kalıyor.

Burada kritik nokta şu:

Şirket ile patron aynı şey değildir.

Şirketi cezalandırdığınızda, aslında şirkete ortak olan yüz binlerce küçük yatırımcıyı da cezalandırmış oluyorsunuz. Oysa bedeli ödemesi gerekenler, şirket kaynaklarını yanlış kullanan, yatırımcıyı yanıltan, içerideki bilgiyi avantaja çeviren patronlar olmalı.

Şahsi sorumluluk mekanizması güçlenmeden bu düzen değişmez.

Çünkü bugün yaşanan mesele yalnızca borsadaki birkaç manipülasyon hikâyesi değildir.

Bu işin makroekonomik tarafı da var.

Bazı patronların bu süreçlerden elde ettiği kazançların yurt dışına aktarılması, Türk lirası üzerindeki baskıyı artırıyor. Döviz talebi büyüyor, finansal kırılganlık artıyor. Bu da enflasyonla mücadeleyi zorlaştırıyor.

Yani mesele sadece küçük yatırımcının kaybı değil.

Tüm toplum bunun bedelini ödüyor.

Ekonomi yönetimi yıllardır enflasyonla mücadele için vatandaştan fedakârlık isterken, sermaye piyasasında oluşan bu gri alanların yeterince denetlenmemesi büyük bir çelişki yaratıyor.

Çünkü güven olmayan yerde sermaye büyümez.

Adalet olmayan yerde yatırımcı kalmaz.

Borsa bir kumar masasına dönerse, uzun vadeli yatırım kültürü de yok olur.

SPK yönetimindeki değişimin ardından piyasalarda yeni bir dönemin başlayacağı beklentisi oluştu. Umarım bu beklenti boşa çıkmaz.

Çünkü artık tribünden maçı izleme dönemi bitmeli.

Gerçek denetim, gerçek yaptırım ve gerçek şahsi sorumluluk mekanizması kurulmalı.

Aksi halde kaybeden sadece küçük yatırımcı değil, Türkiye ekonomisinin kendisi olacak.

Exit mobile version