Rekabet Kurumu’nun 8 banka hakkında yürüttüğü soruşturmanın sonucu, aslında yıllardır bankacılık sektöründe çalışan yüz binlerce insanın hissettiği ama yüksek sesle dile getiremediği gerçeği resmileştirdi.
Demek ki neymiş?
Demek ki bankacılar boşuna “maaşlar neden aynı seviyede tutuluyor”, “neden bir bankadan diğerine geçince bile şartlar değişmiyor”, “neden yemek ücreti bile cimrice belirleniyor” diye yakınmıyormuş.
Çünkü ortada rekabet değil, organize bir düzen varmış.
Bir başka ifadeyle; milyarlarca lira kâr açıklayan, her çeyrek “rekor kâr” manşetleri atan, genel müdürleri televizyonlarda “insan kaynağımız en değerli varlığımız” nutukları çeken bankalar, perde arkasında personelin cebine girecek üç kuruş için ortak hareket etmiş.
İşin en ağır tarafı ne biliyor musunuz?
Bu soruşturma bir iddiadan ibaret değil.
Rekabet Kurumu ceza verdi.
Üstelik bankalardan biri daha işin başında “pişmanlık” hükümlerinden yararlanmak için cezayı kabul etti.
Yani ortada öyle “yanlış anlaşılma”, “iletişim kazası”, “sektörel refleks” falan yok.
Bayağı bayağı çalışan maaşı konuşulmuş.
Bayağı bayağı personel maliyetini nasıl baskılarız hesabı yapılmış.
Bayağı bayağı emekçinin alın terisi üzerinde masa kurulmuş.
Türkiye’de bankacılık sektörü son yıllarda tarihinin en yüksek kârlarını yazıyor.
Faizler yükseldi, komisyonlar patladı, ücretler arttı.
Vatandaş EFT yapıyor ücret.
Havale yapıyor ücret.
Kredi çekiyor ücret.
Kart kullanıyor ücret.
Geç ödeyince ceza.
Erken kapatınca ceza.
Bankalar para basıyor adeta.
Ama konu çalışana gelince…
Bir anda “maliyet disiplini” başlıyor.
Şubede sabahın köründe mesaiye başlayan, gece yarısına kadar hedef baskısıyla çalışan bankacıya gelince sistemin bütün vicdanı kayboluyor.
Bugün sektörde yaklaşık 200 bin bankacı var.
Bu insanların büyük bölümü ağır satış baskısı altında çalışıyor.
Kredi sat.
Sigorta sat.
BES sat.
Fon sat.
Kart sat.
KMH sat.
Hayat sigortası sat.
Yetmiyor, her sabah performans toplantısı.
Her akşam hedef sorgusu.
Yetmiyor, mobbing.
Yetmiyor, hafta sonu mesajları.
Yetmiyor, yıllık izin kullandırmama baskısı.
Ve şimdi ortaya çıkıyor ki, bütün bu baskının üzerine bir de maaş tarafında rekabeti sınırlayan kirli bir anlayış varmış.
İnsan gerçekten soruyor:
Siz neyin doygunluğunu yaşayamadınız?
Trilyonluk aktif büyüklük yetmedi mi?
Rekor kârlar yetmedi mi?
Şatafatlı genel müdürlük binaları yetmedi mi?
Yönetim kurulu huzur hakları yetmedi mi?
Özel jetler, lüks zirveler, milyonluk sponsorluklar yetmedi mi?
Bir de personelin yemek ücretine mi göz diktiniz?
Şimdi Temmuz ayı geldi.
Bankacılar maaş zammı bekliyor.
Ama karşılarında nasıl bir zihniyet olduğunu artık çok daha net biliyorlar.
Karlarında “çalışan mutluluğu” sunumları yapan değil…
Personel maliyetini ortak akılla nasıl aşağı çekeriz hesabı yapan bir düzen olduğunu görüyorlar.
Bu yüzden artık mesele sadece maaş değildir.
Mesele güven meselesidir.
Mesele ahlak meselesidir.
Mesele bankacının yıllardır hissettiği değersizlik duygusunun resmî kurum kararıyla tescillenmiş olmasıdır.
Çünkü çalışanına karşı anlaşan yapıdan aidiyet çıkmaz.
Sadakat çıkmaz.
Motivasyon çıkmaz.
Sadece öfke çıkar.
Ve bankacılık sektörü bugün tam da bunu biriktiriyor:
Sessiz ama çok büyük bir öfke.