Avrupa Göçte Yeni Dönemi Başlattı: Türkiye Diaspora İçin Yol Ayrımında

Avrupa Birliği, 2026 itibarıyla yeni Göç ve İltica Paktı'nı uygulamaya alırken, Türk diasporasının kimliği ve geleceği de yeniden şekilleniyor. Dr. Şebnem Akman Balta, Türkiye'nin yetişmiş insan kaynağını kaybetmemesi ve Avrupa'daki Türkleri güçlü bir diaspora haline getirebilmesi için uzun vadeli bir strateji geliştirmesi gerektiğini vurguluyor.

GÖÇ YOLDA DÜZELİR Mİ? AVRUPA KARARINI VERDİ, TÜRKİYE AHBAP İLE YOL AYRIMINDA

Gündem artık hız kesmeden bir olaydan diğerine koşuyor. Türkiye’de toplum olarak hızla seviniyor, hızla üzülüyor, hızla öfkeleniyor ve ne yazık ki hızla unutuyoruz. Ahbap Derneğini güçlendiren Kızılay’ ın deprem anında çadırları parayla satması ve çadırları zamanında depremzedelere ulaştırmaması değil miydi? Ahbap ne kadar ahlaksız ve suçlu ise daha önceki Deniz Feneri Derneği de hafızalardan silinmemeli, Ensar Vakfı olayları ve diğerleri Jet Fadıllar da unutulmadan yeni Ahbap Fadıllar oluşmasının önüne geçilmeli ve bu kadar uzun süre bekletilmeden soruşturmaların başlatılması gerekirdi. Ahbap ile Kızılay arasında yaşanan tartışma, ‘Tencere dibin kara, seninki benden kara’ sözünü toplumun iktidar ve muhalefet cenahına söyletti.”

Biz başlığımıza geri dönelim. Avrupa kıtasındaki Türk Diasporasına bir göz atalım.

Avrupa’daki Türklerden “Avrupa’da Yabancı, Türkiye’de Almancı” sözünü sıkça duyarız. Bu cümle, yarım asırlık bir aidiyet meselesinin özeti aslında.

Ancak artık “Almancı” veya “Gurbetçi” kelimesini yeniden yorumlamak gerekiyor. Türkiye’ ye geldiğinde sürekli Almanya’yı, Almanya’ya döndüğünde sürekli Türkiye’yi referans alan eski gurbetçi psikolojisinin yeni kuşaklarda giderek değiştiğine tanık oluyoruz. Çünkü uyum, biraz da yaşadığınız toplumun dinamiklerini anlamak, beklentilerinizi bulunduğunuz ülkenin gerçeklerine göre şekillendirmek demektir. İlk üç kuşakta gurbetçi psikolojisinin izleri devam ediyor fakat bugünün göçmeni, 1960’ların göçmeni değil bu fark da ortada. Avrupa’da şu an üçüncü kuşak hatta dördüncü kuşağını tamamlamış durumda. Şu an Almanya genelinden bakarsak; üçüncü kuşak göçmen Türk için; Türkiye kök ülkesi; Almanya ise doğduğu, doyduğu ve toplumsal kimliğini kurduğu ülkedir.” Deutsch-Türken-Deutschtürken diye tanımlamamız gerekir yani Alman toplumunun Türk kökenli bireylerini.

Türkiye Deutchtürken bireyler ile bağlarını siyasi ve ticari olarak güçlendirmeli ve kökenlerini unutmamaları için bu diasporaya Türkiye’yi ve Türkçe’yi sevdirmeliyiz.Aksi taktirde böl parçala yönet metodu her zaman işlediği gibi Avrupa’da asimilasyonu hızlandırır. Alman Türklerinin köklerini ancak internette satılan genetik testler hatırlatır.

1960’larda Almanya’ya “Gastarbeiter”, yani misafir işçi olarak giden Türklerin bavullarında çoğunlukla iş sözleşmeleri vardı. Bugünün yeni göç dalgasında ise bavullara üniversite diplomaları, uzmanlık belgeleri, mesleki deneyimler ve yabancı dil sertifikaları da eklendi.

Türkiye artık yalnız iş gücü ihraç etmiyor; hekimini, mühendisini, akademisyenini, girişimcisini ve yetişmiş insan kaynağını ihraç ediyor.

Türkiye’nin Avrupa’da güçlü, eğitimli ve ekonomik olarak etkin bir diasporaya ihtiyacı var tıpkı İsrail gibi. Avrupa’daki Türk vatandaşlarını yalnız dövizle askerlik, telefon kayıt ücreti ya da seçim dönemlerinde hatırlamak yerine; onların siyasi temsilini, ekonomik ağlarını ve lobi gücünü destekleyen uzun vadeli bir diaspora politikası geliştirmek gerekiyor.

Avrupa yeni göç dalgalarına ve savaşlara karşı ağlarını örüyor peki Türkiye göç dalgaları için (Afganistan -Pakistan-Özbekistan) gibi ülkeler ile yeni bir çalışma planlıyor mu?

Biz göçü çoğu zaman iç politika tartışmaları ile oldukça sığ değerlendiriyoruz. Avrupa ise,  göç ve iltica sistemini ortak standartlar etrafında AB Göç ve İltica Paktı ile Ortak Avrupa İltica Sistemi’ni 2024 yılında yeniden şekillendirdi ve 2026 yılı haziran ayında uygulamaya başladılar.

Amaç çok açık; Avrupa’ya kim geliyor, hangi ülkeye başvuruyor, başvuru süreci nasıl ilerliyor ve üye devletler göç baskısını nasıl paylaşacak?

Bu sistem özellikle yoğun göç alan Almanya gibi ülkeler açısından önemli. Göç baskısının daha düşük olduğu ülkelerin mali, operasyonel veya farklı dayanışma mekanizmalarıyla sisteme katkı vermesi öngörülüyor.

Avantajı, ortak sorumluluk ve daha koordineli bir denetim sistemi yaratması. Dezavantajları ise kişisel verilerin korunması, uygulama maliyetleri, insan hakları tartışmaları ve standartların tüm Avrupa ülkelerinde gerçekten eşit uygulanıp uygulanamayacağı sorusu.

Kısacası Avrupa bir karar verdi: Göç devam edecek ama artık daha kontrollü, daha kayıtlı ve daha seçici olacak.

Göç Politikalarında ülkelerin göçü yönetme modelleri vardır; Amerika’da insanlar toplumsal bütünleşme yani Potada eritme (Melting Pot), Kanada gibi bazı ülkelerde çok kültürlü toplum modeli  yani “Farklı kal, birlikte yaşayalım.” (cultural mosaic) ve Avrupa’da özellikle Almanya’da (Leitkultur) ise “Farklı kalabilirsin ama ortak bir kültürel ve toplumsal zeminde buluşalım” der.

Göç, Batı dünyasının yalnız sınırlarını değil, kimliğini de yeniden tartışmaya açıyor.

Friedrich Merz’in siyasi çizgisinde geçmişten bugüne taşınan Leitkultur tartışması da tam bu noktada yeniden önem kazanıyor.

Doğru yorumlandığında ortak kültür fikri, asimilasyon talebinden ziyade birlikte yaşayabilmek için müşterek bir zemin arayışı olabilir. Ancak yanlış yorumlandığında, farklılıkları dışlayan ve göçmeni sürekli “öteki” konumunda tutan bir kimlik siyasetine de dönüşebilir. Siyasi aktörlerin yorumu kimliğin kültürünü belirleyecek.

Dolayısıyla asıl soru artık yalnızca “Göçmen entegre olacak mı?” değil. Çift yönlü bir kültürel aidiyet mi geliştirecek yoksa yeni kuşaklar tek bir potada erimiş kültürle mi yaşayacak?

Belki de Almanya’nın gelecekteki göç modeli Amerikan melting pot olarak evrimleşecek.  Bu devinim  Türk Diasporası veya diğer ülke vatandaşlarının diasporaları açısından geri dönüşü olmayan birey kaybı olabilir.

Kalın Sağlıcakla …Devamı var…

Exit mobile version