14 Yıllık Bankacıdan Yürek Yakan Mektup

Bir bankacının işini değil, umutlarını da kaybettiği günü anlatan bu mektup; işsizliğin görünmeyen yüzünü gözler önüne seriyor.

"Kapıyı kızım açtı... 'Baba neden erken geldin?' dedi. İşte o an yıkıldım."

Ekonomik krizler, küçülme kararları ve toplu işten çıkarmalar çoğu zaman istatistiklerle anlatılıyor. Kaç kişinin işini kaybettiği, ne kadar tazminat ödendiği ya da işsizlik oranlarının kaç puana çıktığı konuşuluyor.

Oysa işini kaybeden insanların yaşadığı psikolojik çöküntü, ailelerine bunu anlatırken hissettikleri çaresizlik ve gelecek kaygısı çoğu zaman rakamlara yansımıyor.

14 yıl çalıştığı bankadan çıkarılan eski bir bankacı, yaşadığı o günü yıllar sonra kaleme aldığı mektupta anlattı.

İşte o mektup:


Sevgili Dostum,

Bazı günler vardır; takvimde sıradan bir tarih gibi görünür ama insanın ömrünü ikiye böler. Benim için o gün, tam 14 yıl önce bankaya başladığım kurumda yaşandı.

O sabah her şey her zamanki gibiydi. Bilgisayarım açıktı, önümde yapılacak işler, cevaplanacak mailler, müşteriler… Sonra telefon çaldı. Bölge Müdürlüğü’ne çağrıldım.

Müdürüm her şeyi biliyormuş. Meğer günlerdir biliyormuş. Ama bana hiçbir şey belli etmemiş. Bilgisayar ekranımı kapatıp odadan çıktım. Hayatımın da o ekranla birlikte kapanacağını bilmiyordum.

Bölge Müdürlüğü’nde birkaç dakika süren cümleler kuruldu.

“İş akdiniz sonlandırıldı. Tüm haklarınız ödenecek.”

O an kendimi dinleyemedim. Kelimeler kulağıma geliyor ama beynime ulaşmıyordu. İnsanlar der ya, “Ölen kişi ilk anda öldüğünü anlayamaz.” Sanırım işten çıkarılan insan da ilk saniyelerde aynı duyguyu yaşıyor. Beyin gerçeği reddediyor. Algı donuyor.

Sonra tek bir soru dönmeye başladı kafamın içinde:

Neden ben?

Cevabını hâlâ bilmiyorum.

Sonrasında söylenen hiçbir şeyi duymadım. Yıllarca emek verdiğim şubeye geri döndüm. Ama orası artık çalıştığım yer değildi. Aynı masa, aynı sandalye, aynı duvarlar… Fakat sanki ilk kez görüyordum.

Koltuğuma oturdum.

Bilgisayarı açmak istedim.

Açılmadı.

Yetkim saniyeler içinde silinmişti.

O an kendimi yıllarca emek vermiş bir çalışan gibi değil, sanki suç işlemiş biri gibi hissettim.

Arkadaşlarım etrafımda toplandı. Kimisi sarıldı, kimisi sessizce baktı. Ben ise nefes alamıyordum. Göğsümün üzerine görünmez bir kaya oturmuştu.

Bir yandan aceleyle eşyalarımı toplarken aklımdan geçen ilk düşünceye bugün bile şaşırıyorum:

Yarım kalan işler ne olacak?”

İnsan, yıllarını verdiği işe kendinden daha çok bağlanabiliyormuş.

Şubeden çıktım.

Arabaya bindim.

Direksiyonu tuttum ama beynimin eskisi gibi çalışmadığını fark ettim. Düşünceler birbirine çarpıyordu. Dengem bozulmuştu.

İçimde iki duygu birbirini boğuyordu.

Biri tarifsiz bir öfkeydi.

Bana haksızlık yapıldığına inanıyordum.

Diğeri ise tarifsiz bir korku…

Şimdi ne olacaktı?

Evin taksitleri…

Çocuğumun okul masrafları…

Elektrik faturası…

Su faturası…

Kredi ödemeleri…

Yıllardır kurmaya çalıştığım hayat bir telefon konuşması kadar kısa sürede elimden kayıp gitmişti.

İnsan işini kaybetmiyor sadece.

Sabah kalkma sebebini kaybediyor.

Kendine olan güvenini kaybediyor.

Gelecek planlarını kaybediyor.

Ve en acısı…

Ailesinin gözlerinin içine nasıl bakacağını bilemez hâle geliyor.

Eve vardım.

Kapının ziline bastım.

Kapıyı küçük kızım açtı.

Yüzünde dünyanın en masum gülümsemesi vardı.

Aaa baba… Bugün neden bu kadar erken geldin?

İşte o an…

Hayatım boyunca unutamayacağım o an…

Sanki gerçekten öldüğümü hissettim.

Çünkü birazdan söyleyeceğim cümleyle yalnızca ben yıkılmayacaktım.

Eşim yıkılacaktı.

Çocuğumun güven duygusu sarsılacaktı.

O evin duvarlarına sessizlik çökecekti.

Bir babanın taşıdığı en ağır yük, cebindeki paranın azalması değildir.

Çocuğunun geleceği için duyduğu çaresizliktir.

Bir eşin gözlerinin içine bakıp “Merak etme, her şey düzelecek.” demek isterken, aslında kendisinin buna hiç inanmayışıdır.

İşten çıkarılmak yalnızca bir gelirin kesilmesi değildir.

İnsan onurunun, emeğinin, yıllarının birkaç dakikalık bir görüşmeyle elinden alınmasıdır.

Maaş bordrosu sadece para değildir.

O bordronun içinde umut vardır.

Güven vardır.

Planlar vardır.

Çocukların hayalleri vardır.

Bir evin huzuru vardır.

O gün anladım ki ekonomik krizler televizyon ekranlarında anlatıldığı gibi rakamlardan ibaret değilmiş.

Asıl kriz, bir babanın kapıyı açan çocuğuna gülümsemeye çalışırken gözyaşlarını içine akıtmasıymış.

Asıl tsunami, piyasalarda değil; insanın zihninde kopuyormuş.

Çünkü işten çıkarılan kişi yalnızca işini kaybetmiyor.

Bir süreliğine kendini de kaybediyor.

Ve o kayboluşun sesi, dışarıdan duyulmuyor.

Sadece gece herkes uyuduğunda, karanlık odada insanın kendi kalbi duyuyor.

Exit mobile version