Bu stratejiyle yönetilen fonların ömrü kısa, tahribatı ise büyük.
Nedir bu strateji? Aslında bir strateji yok. (Serbest fonlar için söylüyorum.)
Fonları portföy yönetim şirketleri yönetmiyor; fonları, sınıf atlayan piyasa oyuncuları yönetiyor. Yani katılma belgesi sahipleri.
İroni de tam burada başlıyor.
Paralarını, “inançlı mülkiyet” esasına uygun şekilde yönetilsin diye fona verenler, aslında fonu yönetiyor; ama hiçbir sorumluluk almadan.
2022 yılından bu yana yazıyoruz.
Yatırım fonları üzerinden yapılan işlemler aslında hiç de yabancı gelmiyor.
Önce halka arzlarda tek kişilik fonları gördük. “Getiri şehveti”nin yaşandığı, halka arz kuyruklarının oluştuğu ve kurumsal yatırımcıların bile halka arzdan hisse alabilmek için torpil aradığı dönemlerdi.
Halka arzlar küçük yatırımcıya adeta karneyle dağıtılıyor, “takas kilitleme” uygulamalarının ilk kurumsal örnekleri hayata geçiriliyordu.
Fonlarda tek yatırımcı kuralı değişene kadar bu düzen devam etti.
Ardından fonların, şirket ortaklarının hisselerini alıp iki gün sonra sattığını görmeye başladık. Bu da hiç yabancı değildi.
Henüz gerçek anlamda bir fon yatırımcısı kitlesi oluşmamıştı. O dönem, halka arz getirisi peşinde koşanların piyasadan hisse toplamaya çalıştığı dönemlerdi.
Bu süreç, yatırımcıya katılma belgesini öğretti.
Artık fon yatırımcısı hisse sahibi değil, katılma belgesi sahibiydi.
Katılma belgesi alıp satmak da başlı başına bir yatırım tercihi hâline geldi.
O hâlde bu belgelerin de talep görmesi, fonun büyümesi gerekiyordu.
Peki bunun için ne gerekiyordu?
Her dönemin değişmeyen sihirli kelimesi:
Yüksek getiri.
Yani “getiri şehveti.”
Bunun için yıllardır değişmeyen formül yeniden devreye sokuldu.
Portföye takası kilitli hisseleri al, kaldıraç kullan.
Sihirli 10 kat getiri vaadini ortaya koy, Anadolu sana gelsin. Tek fark şu: Dijital çağda yatırımcıyı yakalamak için artık bir ekran ve sosyal medya yeterli.
Ahmet’e, Mehmet’e verilmeyecek kredi; koca portföy yönetim şirketlerine mi verilmeyecek?
Hep söyledim:
Her şey, eskinin süslenmiş hâlidir.
Ahmet ile Mehmet gitti, yerlerine portföy yönetim şirketleri geldi.
Tek farkla…
Fon yatırımcısı masum.
İşlemi yapan ise sadece çaycı!
Piyasa oyuncusu öyle mi?
Onun için bültende yer her zaman hazır.
Ama her “Ponzi”nin bir sonu vardır.
Bir gün pozisyonlar taşınamayacak.
Bir gün krediler kapatılacak.
Bir gün sistem tıkanacak.
Bunu er ya da geç ya risk alanlar yaşayacak ya da düzenleyici kurumlar müdahale edecek.
Şimdi taslak hazır.
Kısmi düzenlemelerle balon kontrollü şekilde indirilmeye çalışılıyor.
Fiilî dolaşım, endeks hesaplaması, getiri hesaplaması gibi düzenlemeler gündemde.
Ancak genetik alışkanlık değişmiyor.
Portföy dağılım oranları ya kendi içinde değiş tokuş ediliyor ya yeni fonlara aktarılıyor ya da farklı fonlar arasında dolaştırılıyor.
Sonunda fonu kurtarmanın tek yolu kalıyor:
Riski piyasa ile paylaşmak.
Bu, resen de olabilir; yatırımcının rızasıyla da olabilir.
Bu fonlardaki genetik taşıyıcılık yıllarca devam etti.
Biz de bunu adeta Michelin yıldızı verilmiş bir yemek gibi sunduk.
Ama yemeğin tadı da kalitesi de bozuldu.
Artık o yıldızı iade etmenin zamanı geldi.
Fonlar, inançlı mülkiyet esasına göre yönetilmeli; fabrika ayarlarına dönmeli ve gerçekten hisse seçimi ile aktif portföy yönetimine dayalı stratejilere sahip olmalıdır.
Sermaye piyasalarının sağlıklı gelişimi, ancak sağlıklı fonların büyümesiyle mümkündür.
Takası kilitleyerek, yatırımcıyı da kilitleyerek değil.