Türkiye’de bankacılık son yıllarda öyle bir noktaya geldi ki, insan artık bazı uygulamaların gerçekten bankacılık faaliyeti mi yoksa müşterinin cebine uzanmanın kurumsallaşmış bir yöntemi mi olduğunu sorgulamadan edemiyor.
Türkiye’nin en büyük özel bankalarından birinde yaşandığı iddia edilen ve vadesiz mevduat hedefini tutturamayan çalışanlara prim ödenmemesiyle yeniden gündeme gelen uygulama, aslında tek bir bankanın meselesi değil.
Bu, sektörün yıllardır giderek büyüyen hastalığıdır.
Bankalar vadesiz mevduat istiyor.
İstemekle de kalmıyor.
Bunu çalışanların performansının merkezine koyuyor.
Hedefler veriliyor.
Rakamlar belirleniyor.
Tablolar hazırlanıyor.
Yöneticiler çalışanları arıyor.
“Vadesiz ne oldu?”
“Hedefe ne kadar kaldı?”
“Bu ay ne getirdin?”
Ve işin sonunda mesaj açık:
Vadesiz mevduat yoksa prim de yok.
Adına performans sistemi diyorlar.
Ama bankacılar bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyor.
Çünkü bir süre sonra performans hedefi, çalışanın sırtına bindirilmiş bir baskı mekanizmasına dönüşüyor.
Hatta birçok bankacının anlattığı tablo, bunun bazı kurumlarda mobbinge varan bir uygulama haline geldiğini gösteriyor.
Bankanın hedefi var.
Yönetimin hedefi var.
Bölgenin hedefi var.
Şubenin hedefi var.
Ve bütün bu hedeflerin sonunda, müşterinin parasını faizsiz hesapta tutturmak zorunda bırakılan bankacı var.
Peki bankacı bunu nasıl yapacak?
İşte kimsenin cevap vermek istemediği soru bu.
Mevduat faizlerinin yüksek olduğu bir dönemde bir bankacı müşterisine hangi gerekçeyle, hangi vicdanla ve hangi ekonomik mantıkla “Paranı faize bağlama, vadesiz hesapta tut” diyebilir?
Bu talep müşterinin lehine değildir.
Bu kadar basit.
Müşterinin yatırım amacıyla bankada tuttuğu paranın faizsiz beklemesinden bankacı kazanmaz.
Müşteri hiç kazanmaz.
Kazanan yalnızca bankadır.
Bankanın fonlama maliyeti düşer.
Banka müşterinin parasını faiz ödemeden kullanır.
Banka bilançosunu daha düşük maliyetle fonlar.
Sonra bu başarı olarak kayıtlara geçer.
Ama ortada iki mağdur vardır.
Birincisi müşteri.
İkincisi bankacı.
Müşteri, parasının getirisinden olur.
Bankacı ise müşterisinin parasını faizsiz tutturamadığı için primini kaybeder.
Yani banka öyle bir sistem kuruyor ki, kendi kârını artırırken hem müşterinin gelirinden hem de çalışanının emeğinden besleniyor.
Buna da performans yönetimi deniyor.
İnsan gerçekten sormak zorunda kalıyor:
Dünyanın hangi gelişmiş bankacılık sisteminde, yüksek faiz döneminde çalışanlara “Git, müşterinin parasını faizsiz tuttur. Tutturamazsan primini keserim” anlayışıyla hedef veriliyor?
Elbette her bankanın vadesiz mevduat toplama stratejisi vardır.
Dünyanın her yerinde bankalar düşük maliyetli kaynak ister.
Bu son derece doğal.
Ama müşterinin yatırım amaçlı parasını faizsiz hesapta tutturmayı çalışanların priminin şartı haline getirmek başka bir şeydir.
Bu, ticari bir hedef olmaktan çıkar.
Çalışanın müşterisiyle arasındaki güven ilişkisini, bankanın bilanço hedefi için kullanmaya dönüşür.
Daha da kötüsü, bankacıyı müşterisinin karşısında zor durumda bırakır.
Çünkü bankacı artık müşterisine ekonomik olarak mantıklı bir ürün önermek yerine, kendi primini kurtarmak için müşterinin parasını birkaç gün faizsiz bırakmasını istemek zorunda kalabilir.
Sektörde bunun örnekleri yıllardır anlatılıyor.
“Bugün bağlamayın.”
“Birkaç gün sonra daha yüksek faiz vereceğiz.”
“Biraz bekleyelim.”
“Faiz artacak.”
Ve müşteri parasını vadesiz hesapta bırakıyor.
Sonra faiz oranı belki daha yüksek oluyor.
Ama o birkaç gün boyunca müşterinin parası getiriden mahrum kalıyor.
Banka ise o süre boyunca maliyetsiz bir kaynak elde ediyor.
İşte vadesiz mevduat hedefinin bankalar açısından neden bu kadar kıymetli olduğunun cevabı da burada.
Bir müşterinin parasını faizsiz tutmak başka, binlerce müşterinin parasını aynı sistem içerisinde faizsiz tutmak bambaşka bir maliyet avantajı yaratıyor.
Bankalar bunu biliyor.
Ve tam da bu nedenle çalışanlarını vadesiz mevduat hedefleri altında eziyor.
Ancak burada çok daha rahatsız edici başka bir yöntem ortaya çıkıyor.
Bankacı müşterisini arıyor ve bankanın ticari hedefini kendi kişisel sorununa dönüştürmek zorunda kalıyor.
“Benim hedefim var.”
“Primim yanacak.”
“Zor durumdayım.”
“Ne olur benim için paranızı birkaç gün boşta bırakın.”
Düşünün…
Milyarlarca lira kâr açıklayan bankaların çalışanı, müşterisine gidip kendi primi için ricada bulunuyor.
Banka kendi bilançosunu düzeltmek için müşteriye cazip bir ürün sunmuyor.
Çalışanını öne sürüyor.
Çalışanın primi üzerinden baskı kuruyor.
Çalışan da müşterisiyle yıllardır kurduğu kişisel ilişkiyi kullanmak zorunda kalıyor.
Bu bankacılık değildir.
Bu, kurumsal hedefin çalışanın sırtına yüklenmesidir.
Daha açık söyleyelim:
Banka, müşterinin cebindeki paraya doğrudan uzanamıyor; bunun için çalışanının omzunu kullanıyor.
Ve işin en acı tarafı şu ki, bankacı ile müşteri birbirinin karşısında değil.
Aslında ikisi de aynı sistemin mağduru.
Müşteri parasının getirisini kaybediyor.
Bankacı emeğinin karşılığı olan primini kaybediyor.
Banka ise ikisinin kaybından kazanıyor.
İşte bu nedenle son dönemde bankacıların Paramedya’nın Instagram hesabında yaptıkları yorumları ve adeta isyana dönüşen tepkileri görmezden gelmek mümkün değil.
Orada konuşanların önemli bir bölümü sadece primden şikâyet etmiyor.
Bankacılığın geldiği noktaya itiraz ediyor.
Müşterisinin parasını koruması gereken bankacının, müşterinin parasını faizsiz hesapta tutturmaya zorlanmasına itiraz ediyor.
Yıllarca emek vermiş, müşteri ilişkisi kurmuş, portföy oluşturmuş insanların, sonunda tek bir rakamın esiri haline getirilmesine itiraz ediyor.
Ve bu ses artık duyulmalı.
Çünkü bankacılar uzun zamandır konuşuyor.
Belki şubede yüksek sesle konuşamıyorlar.
Belki yöneticilerinin karşısında her şeyi söyleyemiyorlar.
Ama sosyal medyada konuşuyorlar.
Ve ortaya çıkan tablo son derece rahatsız edici.
Bankaların bu çalışan sesini “Her kurumun performans sistemi vardır” diyerek geçiştirmesi artık mümkün değil.
Elbette performans sistemi olacak.
Elbette hedef olacak.
Elbette çalışan yaptığı işin karşılığında değerlendirilecek.
Ama müşterinin parasını faizsiz hesapta tutturmayı, çalışan için adeta bir varlık-yokluk meselesine çevirmek performans sistemi değildir.
Bu, müşterinin menfaati ile çalışanın geçimini karşı karşıya getiren yanlış bir ticari anlayıştır.
Bankalar şunu anlamalı:
Müşterinin cebindeki para bankanın bedava kaynağı değildir.
O para müşterinin emeğidir.
Biriktirdiği paradır.
Belki ev almak için beklettiği paradır.
Belki çocuğunun eğitimi için ayırdığı paradır.
Belki yılların tasarrufudur.
Bankanın bilançosundaki “ucuz kaynak” satırı olmadan önce, bir insanın hayatından biriktirdiği değerdir.
Ve bankaların o parayı faizsiz tutturmak için çalışanlarına baskı uygulaması, müşteriyi çeşitli vaatlerle bekletmesi veya çalışanını “primini kaybedersin” tehdidi altında bırakması ciddi biçimde sorgulanmalıdır.
Ahlaklı ticaret tam da burada başlar.
Bankalar kâr etmek ister.
Bu son derece doğaldır.
Ama kâr etmek ile müşterinin cebine göz dikmek aynı şey değildir.
Bankacılık, müşterinin parasını koruyarak, ona uygun ürün sunarak, güven ilişkisi kurarak yapılır.
Müşterinin parasını birkaç gün faizsiz tutturmayı başarı diye sayarak değil.
Bankalara düşen artık bu yanlış anlayışı gözden geçirmektir.
Çalışanını müşterisine karşı mahcup eden hedeflerden vazgeçmektir.
Prim sistemini bir baskı ve mobbing aracına dönüştürmemektir.
Müşterinin parasını faizsiz bırakmasını sağlamak için bankacıyı aracı olarak kullanmamaktır.
Ve en önemlisi…
Müşterinin cebinden elini çekmektir.
Çünkü bankacının da müşterinin de artık söyleyecek bir sözü var.
Bankacılar konuşuyor.
Bankacılar isyan ediyor.
Ve bu isyanın artık duyulması gerekiyor.