Reel Sektör Haklı Ama Çözüm Merkez Bankası’nda Değil

Dr. Ayhan Bülent Toptaş

Dr. Ayhan Bülent Toptaş

Türkiye ekonomisinde gözler bugün açıklanacak 2027-2029 dönemini kapsayan Orta Vadeli Program’a ve hemen ardından 10 Eylül’de gerçekleştirilecek Para Politikası Kurulu toplantısına çevrilmiş durumda. Bir süredir piyasalarda Merkez Bankası’nın politika faizinde yeni bir indirime gidebileceği konuşuluyor. Politika faizinin yüzde 37 olduğu, Merkez Bankası’nın fiili fonlama maliyetini de yüzde 40’tan bu seviyeye çok kısa bir süre önce çektiği bir dönemde yeni bir indirim, para politikasında yeni bir gevşeme döneminin başlangıcı olarak algılanabilir. Ben böyle bir kararın şu aşamada doğru olmayacağını düşünüyorum. “Politika faizi hep böyle kalsın” demiyorum. Tam tersine, enflasyon kalıcı biçimde düştüğünde faizlerin de düşmesi gerekir. Ancak faiz indiriminin zamanlaması ve koşulları çok önemli.Bugünkü ekonomik koşullar TCMB’nin bu konuyu aceleye getirmesi için hiç uygun değil.

Faiz neden indirilmemeli?

Birinci olarak, Ağustos ayında yıllık TÜFE yüzde 31,51 oldu. Daha da önemlisi, enerji, gıda, alkollü içecekler, tütün ve altın gibi kalemlerin dışlandığı B göstergesi yüzde 30,68 seviyesinde gerçekleşti. Yani enflasyondaki sorun yalnızca birkaç geçici veya oynak kalemden kaynaklanmıyor. Türkiye’nin temel problemi hâlâ yüksek enflasyon. Böyle bir ortamda politika faizini yeniden düşürmek, dezenflasyon süreci açısından çok ciddi olumsuzluklar yaratabilir.

İkincisi, 12 ay sonrası için enflasyon beklentileri piyasa katılımcıları için yüzde 23,69, reel sektör için yüzde 32,80 ve hane halkı için yüzde 45,58 seviyesinde. Bu rakamlar, beklentilerin hâlâ Merkez Bankası’nın orta vadeli yüzde 5 hedefinden çok uzak olduğunu gösteriyor. Enflasyonla mücadelede yalnızca gerçekleşen enflasyona bakmak yeterli değil. Firmaların, çalışanların ve tüketicilerin gelecekteki enflasyon beklentileri fiyatlama davranışlarını belirler. Beklentiler yeterince çıpalanmamışken yapılacak erken bir faiz indirimi, Merkez Bankası’nın beklentileri yönetmesini daha da zorlaştırabilir.

Üçüncü olarak, jeopolitik risklerin henüz ortadan kalktığı söylenemez. TCMB, özellikle Orta Doğu’daki askeri çatışmalar ve Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimlerin enerji maliyetlerini tırmandırmasının yarattığı enflasyonist baskıyı kırmak amacıyla politika faizini %37 seviyesinde sabit tutarken, mart ayı başında piyasadaki fiili faizini (fonlama maliyetini) %40 seviyesine yükseltmişti. Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu jeopolitik riskler de henüz ortadan kalkmış değil. Orta Doğu’daki gelişmeler enerji fiyatları, petrol fiyatları, dış ticaret dengesi, kur ve enflasyon beklentileri üzerinden hala Türkiye ekonomisini olumsuz etkileyebilir.

Nitekim TCMB’nin son faiz kararında da jeopolitik gelişmelerin enerji fiyatları, maliyetler, ekonomik faaliyet ve beklentiler üzerinden enflasyon görünümüne yönelik risk oluşturduğu özellikle vurgulandı. Böyle bir belirsizlik ortamında para politikasında ihtiyatlı olmak daha doğru olur.

Dördüncüsü, Enflasyonla mücadelede TÜİK verilerine olan güvenle ilgili soru işaretleridir. Burada TÜİK’in açıkladığı rakamlar “doğrudur” veya “yanlıştır” demek istemiyorum. Ancak toplumun önemli bir bölümünde resmi enflasyon verilerine ilişkin güven sorunu olduğu açıkça görülüyor. Bu durumda TCMB’nin para politikasının kredibilitesi çok daha güçlü olmalıdır. Enflasyon beklentileri yüksek, verilerin güvenilirliği tartışmalı ve enflasyonun yüzde 30’un üzerinde olduğu bir ortamda faiz indiriminin iletişim maliyeti normal dönemlerden daha yüksek olabilir.

Beşincisi, bugüne kadar katlanılan zorlukların feda edilmemesi. Türkiye yüksek enflasyonla mücadelede belirli bir mesafe aldı. Ancak yüzde 70’lerden yüzde 30’lara gelmek ile yüzde 30’lardan kalıcı biçimde düşük enflasyona ulaşmak aynı şey değildir. İkinci aşamada enflasyon ataleti, hizmet fiyatları, ücret ayarlamaları, kira artışları, beklentiler ve fiyatlama davranışları daha fazla önem kazanır. Dolayısıyla bugün ihtiyaç duyulan şey, elde edilen kazanımları riske atmamak ve dezenflasyonun kalıcı olduğundan emin olmaktır.

Son ve en önemlisi, yapılacak indirimin siyasi olarak algılanmamasıdır.  Belki de en hassas konu burada. Türkiye’de önümüzdeki dönemde seçim ekonomisine geçileceği yönündeki söylentiler giderek yoğunlaşıyor. Bu noktada TCMB’nin kararının nasıl algılanacağı çok önemli. 10 Eylül’de yapılacak bir faiz indirimi, teknik olarak enflasyon görünümüne dayanarak alınmış olsa bile, seçimlerin yaklaştığı algısının güçlendiği bir ortamda farklı yorumlanabilir. Sorun faiz indiriminin gerçekten siyasi amaçla yapılıp yapılmaması değil; piyasanın böyle bir algıya kapılma ihtimalidir. Para politikasında kredibilite bir kez zedelendiğinde yeniden kazanılması çok daha maliyetlidir.

Reel Sektörün Faiz Baskısı Anlaşılabilir; Ama Para Politikasını Belirlememeli

TCMB’yi faiz indirimine yönlendiren bir önemli gerçek var. Reel sektörün faiz indirimi talebi son derece güçlü. Yüksek kredi faizleri şirketlerin finansman maliyetlerini artırıyor. Özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek şirketler, KOBİ’ler ve borçluluk oranı yüksek işletmeler açısından mevcut finansman koşulları ciddi bir yük oluşturuyor. Bu nedenle iş dünyasının faizlerin düşürülmesi yönündeki talebini küçümsemek doğru olmaz.

Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Reel sektörün ağır finansman sorunları ile karşı karşıya olduğu açık bir gerçek; fakat bu sorunun çözüm adresi her durumda TCMB değildir. Çünkü TCMB’nin temel görevi fiyat istikrarını sağlamaktır. TCMB bir kalkınma bankası, ihracat teşvik kurumu veya yatırım finansmanı kuruluşu da değildir. Bu nedenle TCMB’ye aynı anda iki farklı görev yüklenmemelidir: Bir yandan enflasyonu düşürmek için para politikasını sıkı tutması istenirken, diğer yandan reeskont kredileri, Yatırım Taahhütlü Avans Kredisi (YTAK) ve benzeri mekanizmalarla belirli kesimlere daha ucuz ve daha fazla finansman sağlaması beklenmemelidir.

Yani, TCMB’den aynı anda hem frene basması hem de belirli alanlarda gaza basması istenmemelidir. Bu yapılırsa para politikasının mesajı karmaşıklaşır.İhracatın, yatırımın ve üretimin desteklenmesi elbette önemlidir. Ancak bunlar esas olarak maliye politikası, kalkınma politikası ve bu amaçla kurulmuş finansal mekanizmalar aracılığıyla ele alınmalıdır. Merkez Bankasının bilançosunu giderek daha fazla seçici kredi politikasının aracı haline getirmek, para politikasının asli göreviyle araçları arasındaki ilişkiyi karmaşıklaştırır.

Reel sektörün finansman sorunları mutlaka ele alınmalı; ancak çözüm Merkez Bankasının temel görevinin değiştirilmesi pahasına aranmamalı. TCMB bir ihracat bankası değildir. Bir kalkınma bankası değildir. Bir seçim ekonomisi aracı hiç değildir. TCMB’nin en önemli sermayesi güvenilirliğidir.Bugün Merkez Bankasının koruması gereken en önemli şey de budur. Çünkü Türkiye ekonomisinin uzun vadeli büyümesi için düşük faizden önce düşük enflasyona; düşük enflasyondan önce de güvenilir bir para politikasına ihtiyacı var.

Exit mobile version