Gündemin tam ortasına oturan fon vurgununu duymayan kalmadı.
Herkes yorumlarıyla konuyla ilgili bilgilendirme yapıyor. “Ben demiştim”, “Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi” diyenler de çok.
Bu uyarıları bir yıldan uzun süredir yapan ve hakkında bu kişiler tarafından açılan davalarla mücadele eden Paramedya kurucusu ve yazarı Remzi Özdemir’in de dikkat çektiği fon tartışması, sonunda hükümetin ve yargının merceğine girdi.
Bu gündem ateşinin sönmesinin çok uzun sürmeyeceğini düşünüyorum. Yaklaşık iki hafta sonra bambaşka gündemlere yelken açar, fonlarla ilgili gelişmeleri de ara ara takip ederiz.
Her şey sistemin doğasına uygun yürüyor.
Tutuklananların masumiyet karinesine saygılı davranmayı unutmadan, suçlu bulunanların ise neden oldukları zararın hesabını vermelerini beklemek dışında bir beklentimiz yok.
Ben işin sosyolojik boyutuyla ilgilenmenin, ülkenin bakış açısını analiz etmenin daha önemli olduğunu düşünüyorum.
Asıl mesele, kolay parayla kurduğumuz ilişki.
Türkiye’de birçok kişi kendine ve kişisel gelişimine yatırım yapmak yerine, satın aldığı eşyalar ve maddi varlıklar üzerinden kendine değer biçiyor. Böylece öz değerini içsel gelişimin değil, sahip olduklarının üzerine inşa ediyor.
Türk insanı doğuya dönük tehlikeli bir ahlaki devinim içinde!
SPK’nın 18 Eylül tarihli açıklaması çok önemliydi. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek gelişmeleri takip ediyordu. Kurul, 2025’in son çeyreğinde özellikle bazı serbest yatırım fonları ve para piyasası fonları üzerinden, ekonomik gerçeklik ve şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketleri gözlendiğini açıkladı.
Ardından yatırımcıyı korumak, şeffaflığı artırmak, manipülasyon imkânını ve sistemik riski sınırlamak amacıyla bir dizi düzenleme hayata geçirildi.
Ekonomistler de tehlikeli giden bu sürece art arda dikkat çektiler.
Ama kolay paranın sosyolojisi, bu durumun en zor konusu.
Kolay para ahlakı zorlayabilir.
Fon yükselsin, düşünmeden harcayabilelim…
Borsa yükselsin, düşünmeden daha çok harcayabilelim…
Ev fiyatları yükselsin, kiralar gelsin; ben yine daha da çok harcayabileyim.
Arsa değerlensin, üzerine 15-20 katlı rezidans inşa edelim.
Şehrin silueti mi bozulmuş? Olsun, bozulsun. Şehir İstanbul; ben aldıklarımla daha çok görünür olayım.
Deprem mi? Sorun değil. Ben hep iyi lokasyonlarda olurum, bana bir şey olmaz ki!
Yeşil alan mı kalmamış?
Su kaynakları mı tükeniyor?
Onunla da torunlarımızın torunları uğraşsın.
Biz mümkünse yerimizden kalkmadan zenginleşelim…
Telefonumuz gelirimizden pahalı.
Arabamız ilk görünen statümüz oldu.
Restoran masamız vitrinimiz, fark edilme noktamız; buluşma noktamız değil.
Sosyal medya hesabımız hayatımızın bilançosu.
Herkes birbirini izliyor, konuşuyor veya özeniyor. Ya da birilerinin kendisine özenmesini istiyor.
Sonra önümüze bir de kolay para kazandıran fon çıkıyor ve üretmeden tüketmeye keyifle evriliyoruz da evriliyoruz.
AVRUPA’NIN PARÇASI OLMAK İSTİYORUZ, PEKİ YA YAŞAM KÜLTÜRÜ?
Avrupa ile aynı dünya görüşünü paylaşmadan Avrupa Birliği’ne girmek istiyoruz. Hatta neden Avrupa Birliği’ne girmeliyiz, belki onu bile yeterince düşünmeden birliğin üyesi olmak istiyoruz.
Bu gözlemlerim elbette herkes için geçerli değil. Ama toplum yalnızca bizim çevremizden oluşan bir grup da değil. Toplum, her kesimden insanı barındıran ve sizi vatan yapan bir birliktir.
Almanya’da kültürel farklılıkları, doğaya duyulan sevgiyi, çöp ayrıştırmanın yaşamın doğal bir parçası hâline gelişini, yokluk tecrübesinin kuşaklarda bıraktığı izleri ve geleneğin nesillere nasıl miras bırakıldığını görüyorum.
Bizim neler yaptığımızı yazdım.
Peki onlar ne yapıyor?
Atmıyor.
Tamir ediyor.
Kendi işini mümkün olduğunca kendi görüyor.
Tasarrufu yalnızca ekonomik bir mecburiyet değil, yaşam kültürünün bir parçası kabul ediyor.
Evdeki eşyasını kapının önüne koyuyor, ihtiyacı olan alıyor. Çocuklar kıyafetlerini, zengininden fakirine, mahalle pazarlarında satıyor. Bir avronun bile hesabı yapılıyor. Her yere bisikletle gidiliyor ve düzenli doğa yürüyüşleri hayatın bir parçası.
Doğayı koruyorlar. Kuşlara bile kafanıza göre yiyecek veremiyorsunuz. Her şey kendi doğasında büyüyor, yetişiyor.
KÖY ENSTİTÜLERİNDEN FON EKONOMİSİNE
Köy Enstitülerini yalnızca eğitim tarihimizin kapanmış bir başlığı olarak görmemeliyiz. Yeniden açılmaları için büyük bir kampanya başlatılmalı. Ben böyle bir kampanyaya tüm gücümle destek veririm.
Bence Köy Enstitülerinde biz yalnızca bir okul sistemini değil, bir yaşam biçimini kaybettik.
Mülkiye zihnini her çocuğa aşılamayı ve çok daha fazlasını kaybettik.
Üreten insan fikrini kaybettik.
İş ahlakını kaybettik.
Kendi kendimize yetebilmeyi unuttuk. Hazır gelen ithal ürünlerin stratejik önemine aldırmadık. “Kârlı olur, üretmeye gerek yok” diye küçümsedik. Tarımda gelecek öngörüsünü kaybettik.
El emeğini değersizleştirdik.
Bugün diploma çok.
Üniversite çok.
Unvan çok.
Profesör çok.
Ama buluş yok.
Uzman çok, yetkinlik yok.
Yaşanan olumsuzluklarda sorumluluk yok ama iş yerlerinde kıyas çok.
Unvan çok.
Profesör çok.
Bizi gerçekle kim, ne zaman yüzleştirecek?
Ya da biz kendimizle ne zaman yüzleşeceğiz?
Unvan, ahlakın kefili değildir.
Örnek mi istersiniz?
Yeni doğan çetesi.
Başka bir örnek mi istersiniz?
Ekonomist ve akademisyenlerimizin “conflict of interest”, yani çıkar çatışması tartışmalarının içine girmesi.
Kazanç hangi noktada vicdanın önüne geçiyor?
Doktor olmanız yetmiyor.
Profesör olmanız yetmiyor.
Rektör olmanız yetmiyor.
Ekonomist olmanız yetmiyor.
Geldiğimiz noktada bu işin mağduru yine tüm toplum olacak.
Kazanç özel zarar kamusal algısı zaten geçmişte de hep toplumun hafızasında yerini korur, cebimizde de bir delik açar.
Kaybettiğimiz “ahlak fonu” için değerler eğitimi yeniden okullara girmeli. Eğitim anlayışımıza yeniden format atılmalı ve Köy Enstitüleri yeniden açılmalı.
Eğer her şehre büyük bir Köy Enstitüsü açılmazsa, bugün konuştuğumuz fon kaybına gelecekte çok daha ağır toplumsal kayıplar eklenecek, ve fonlar dışında tonlarca yük taşımak zorunda kalacağız.
Kalın sağlıcakla…
Dr. Şebnem AKMAN BALTA