Arda Öztaşkın: Hayatı yaşanır kılan boşluk, ölçemediğimiz değerlerde saklı

“Hayatı Yaşanır Kılan, Boşluktur” kitabının yazarı Arda Öztaşkın, Kadıköy Komünite Terminal’de düzenlenen söyleşi ve imza gününde okuyucularıyla buluştu.

Arda Öztaşkın

Arda Öztaşkın

İnsan hayatını gerçekten yaşanır kılan nedir? Başarı, para ve unvanlar mı, yoksa bütün bunların arasında kendimize ayırabildiğimiz boşluk mu? Yazar Arda Öztaşkın, 25 Ekim 2026’da Kadıköy Komünite Terminal’de düzenlenen söyleşi ve imza gününde, yeni kitabı “Hayatı Yaşanır Kılan, Boşluktur” üzerinden çağımızın verimlilik ve ölçümleme anlayışını tartışmaya açtı.

Duygu Özdemir’in moderatörlüğünde gerçekleştirilen söyleşide Öztaşkın; yapay zekâdan iklim krizine, çalışma hayatından sosyal medya alışkanlıklarına kadar uzanan geniş bir çerçevede, modern insanın hayatı sürekli ölçme ve daha verimli hale getirme çabasını değerlendirdi.

Etkinliğe dinleyici olarak katılan Paramedya Genel Yayın Yönetmeni Remzi Özdemir de söz alarak Öztaşkın’a, insanın hayatını başarılarla, parayla, unvanlarla ve sahip olduklarıyla doldurmaya çalışırken kendisinden uzaklaşıp uzaklaşmadığını sordu. Özdemir’in, insanın gerçek anlamı bulabilmek için nelerden vazgeçmesi gerektiğine ilişkin sorusu, söyleşinin öne çıkan anlarından biri oldu.

“Nasıl yapacağımızı öğrendik ama neden yaptığımızı unuttuk”

Arda Öztaşkın, kitabının çıkış noktasını anlatırken iklim krizi, ekonomik sorunlar ve yapay zekâ gibi birbirinden farklı görünen meselelerin arkasında ortak bir anlayış bulunduğunu söyledi. Bu anlayışın, her şeyi daha verimli hale getirme, daha fazla üretme ve eldeki imkânları sürekli optimize etme arzusu olduğunu belirtti.

Öztaşkın’a göre modern toplum, bir işi nasıl daha iyi yapabileceği konusunda giderek uzmanlaşırken o işi neden yaptığını sorgulamaktan uzaklaşıyor. İnsanlığın temel sorularından biri olan “Ne için yaşıyoruz?” sorusunun yerini, performans ve verimlilik odaklı bir yaşam anlayışının aldığını ifade eden yazar, bu dönüşümün hayatın anlamını ikinci plana ittiğine dikkat çekti.

Ölçmenin ve verimliliğin kendi başına kötü olmadığını vurgulayan Öztaşkın, sorunun ölçülebilen şeylerin değerli, ölçülemeyenlerin ise değersiz kabul edilmesiyle başladığını söyledi. Başlangıçta gerçekliği anlamak için kullanılan göstergelerin zamanla gerçekliğin kendisinin yerine geçtiğini belirten yazar, bu durumu “haritanın araziyi yönetmeye başlaması” düşüncesiyle açıkladı.

Eğitim sistemini örnek gösteren Öztaşkın, öğrenmenin, merak duygusunu geliştirmenin ve çocukları hayata hazırlamanın yerini giderek sınav puanlarının aldığını belirtti. Ona göre iyi bir sınav sonucu, eğitimin temel amacına ulaşıldığını tek başına kanıtlamıyor.

Yapay zekâ ve verimlilik tartışmasının merkezinde insan var

Söyleşide yapay zekânın gelişimi ve teknolojinin toplumsal etkileri de önemli bir yer tuttu. Öztaşkın, yeni teknolojilerin sağladığı faydalar değerlendirilirken bu faydaların kimlere ulaştığının ve hangi grupların geride bırakıldığının da sorgulanması gerektiğini söyledi.

Ursula K. Le Guin’in “Omelas’ı Terk Edenler” öyküsünden hareketle etik bir tartışma açan yazar, bir toplumun refahının başka bir kişinin acısı üzerine kurulmasının ahlaki açıdan sorgulanması gerektiğini anlattı. Çoğunluğa fayda sağlayan bir sistemin, zarar gören kesimleri görmezden gelerek meşrulaştırılamayacağını vurguladı.

Öztaşkın, iş dünyasında da benzer bir sorunun bulunduğunu belirtti. Çalışanların performansını ölçen sistemlerin, stajyerlerin yetiştirilmesi için harcanan emek ve gösterilen özen gibi önemli katkıları çoğu zaman yeterince değerlendiremediğini söyledi. Ölçülemeyen bir katkının değersiz olmadığına dikkat çeken yazar, insan ilişkilerinin ve mesleki dayanışmanın yalnızca sayısal göstergelerle açıklanamayacağını ifade etti.

Sosyal medya ve dijital ölçüm araçlarının insan davranışları üzerindeki etkisini de ele alan Öztaşkın, insanların yaşadıkları deneyimlerden çok bu deneyimleri başkalarına nasıl göstereceklerine odaklanabildiğini belirtti. Takipçi sayıları, beğeniler, adım sayıları ve uyku verileri üzerinden kendini değerlendiren bireyin, zamanla kendi hislerinden çok ölçüm sistemlerine güvenmeye başlayabildiğini anlattı.

Bu noktada bilinçli biçimde boşluk bırakmanın önemine değinen Öztaşkın, bunun tembellik ya da teknolojiyi reddetmek anlamına gelmediğini söyledi. Asıl meselenin, hayatın her alanını performans baskısına teslim etmemek ve bazı deneyimleri herhangi bir ölçüme veya dışarıdan gelecek onaya ihtiyaç duymadan yaşayabilmek olduğunu vurguladı.

Screenshot

Remzi Özdemir’den dikkat çeken soru

Soru-cevap bölümünde söz alan Paramedya Genel Yayın Yönetmeni Remzi Özdemir, Öztaşkın’a kitabın temel düşüncesinden hareketle şu soruyu yöneltti:

“Hayatı yaşanır kılanın boşluk olduğunu söylüyorsunuz. Peki insan hayatını başarılarla, paralarla, unvanlarla ve sahip olduklarıyla doldurmaya çalışırken aslında kendinden uzaklaşıyor mu? İnsanın hayatında gerçekten anlam bulabilmesi için önce neyi kaybetmesi, neyden vazgeçmesi ve hangi boşlukla yüzleşmesi lazım?”

Öztaşkın, soruya yanıt verirken kendisinin de eleştirdiği sistemin içinde yaşayan bir insan olduğunu belirtti. Sistemi eleştirirken onun sunduğu imkânlardan yararlandığı gerçeğini göz ardı etmemeye çalıştığını söyleyen yazar, bu çelişkinin farkında olmanın önemine işaret etti.

İnsanın hayatında anlam bulabilmesi için her şeyi terk etmesi gerekmediğini vurgulayan Öztaşkın, asıl ihtiyacın sürekli ölçülme ve daha fazlasını yapma baskısı karşısında farkındalık geliştirmek olduğunu anlattı. İnsanların kendi hayatlarında bazı alışkanlıklarına sınır koyabileceklerini ve her şeyi en üst düzeyde optimize etmek zorunda olmadıklarını söyledi.

Bu yaklaşımını kişisel hayatından bir örnekle de açıklayan Öztaşkın, sürekli ölçüm yapan akıllı saatini kullanmayı bıraktığını ve babasının 60 yıllık saatini taktığını anlattı. Bu tercihini, kendisine sürekli yeni hedefler ve görevler yükleyen ölçüm sistemlerinin yarattığı baskıdan uzaklaşma çabasının bir parçası olarak değerlendirdi.

Öztaşkın’a göre mesele, her şeye karşı çıkmak değil; insanın kendi hayatında neyin gerçekten değerli olduğunu yeniden düşünebilmesi. Bir yürüyüşün, dost sohbetinin veya güzel bir sofranın değerinin, başkaları tarafından görülmesiyle belirlenmemesi gerektiğini ifade eden yazar, insanın kendisi için yarattığı boşluğun öncelikle kendisine iyi gelmesi gerektiğini söyledi.

“Simidin içindeki boşluk simide dahil midir?”

Söyleşide katılımcılar da Öztaşkın’a çeşitli sorular yöneltti. Bunlardan biri, kitabın ana fikrini gündelik hayattan bir örnekle tartışmaya açan “Simidin içindeki boşluk simide dahil midir?” sorusu oldu.

Öztaşkın, simidin ortasındaki boşluk olmasaydı simidin de bugünkü biçimiyle var olmayacağını belirterek, kitabın düşünsel çıkış noktalarından birinin Çinli filozof Lao Tzu’nun boşluk üzerine düşünceleri olduğunu anlattı.

Lao Tzu’nun tekerleğin göbeğindeki, kabın içindeki ve odadaki boşluğun işlevi üzerine yaklaşımını hatırlatan Öztaşkın, bir şeyi kullanışlı ve yaşanabilir kılanın bazen onun görünen varlığından çok içinde bıraktığı alan olduğunu söyledi.

Yazar, aynı düşüncenin insan hayatı için de geçerli olduğunu belirterek her anı hedeflerle, görevlerle ve performans beklentileriyle doldurmanın hayatı daha anlamlı hale getirmeyebileceğine dikkat çekti.

Söyleşinin bir diğer başlığı ise iş dünyasında sürdürülebilirlik ve raporlama uygulamaları oldu. Öztaşkın, şirketlerin çevresel ve toplumsal etkilerini ölçmesinin önemli olduğunu, ancak iyi raporlama yapmanın tek başına gerçek bir dönüşüm anlamına gelmediğini söyledi. Ölçümlerin somut sonuçların yerine geçmesinin, göstergenin amacın önüne geçmesine yol açabileceğini belirtti.

Kadıköy Komünite Terminal’de gerçekleştirilen söyleşide Arda Öztaşkın, okuyucularının sorularını yanıtladı ve kitabını imzaladı. Etkinlik boyunca tartışılan temel düşünce ise çağımızın verimlilik anlayışının ötesine geçerek hayatın anlamını, insan ilişkilerini ve ölçülemeyen değerleri yeniden düşünmek oldu.

Mobil sürümden çık