Altın piyasasını yalnızca ons fiyatı, dolar kuru ve merkez bankalarının alımları üzerinden okumak, bugünkü ekonomik tablonun önemli bir bölümünü gözden kaçırmak anlamına geliyor. Çünkü altının Türkiye’deki karşılığı, dünyanın diğer piyasalarından biraz daha farklı.
Bizde altın sadece bir yatırım aracı değil. Aynı zamanda enflasyona karşı birikimini korumaya çalışan vatandaşın, geleceğe ilişkin ekonomik güvencesini kaybetmek istemeyen ailenin ve tasarruflarını güvenli bir limana taşımaya çalışan küçük yatırımcının da tercihi.
Gram altının 6.222 TL, dolar/TL kurunun 49,90 seviyesinde bulunduğu mevcut tabloda, gram altında 5.750-6.500 TL bandını önemli bir dalgalanma alanı olarak değerlendiriyorum. Şahsi beklentim, bu bant içerisinde zaman zaman sert fiyat hareketleri, kâr satışları ve tepki yükselişleri görülmesi. Ancak yeni ve güçlü bir küresel gelişme yaşanmadığı sürece, kısa zamanda çok daha yüksek seviyelerin kalıcı hâle gelmesinin kolay olmayacağı kanaatindeyim.
Burada asıl üzerinde durulması gereken soru ise şu: Altın rekor kırarken, neden toplumun önemli bir kesimi ekonomik refahının aynı ölçüde yükseldiğini hissedemiyor?
Ekonominin gerçek fotoğrafı vatandaşın cebinde
Bir ekonominin gerçek durumunu anlamak için yalnızca döviz kuruna, borsa endeksine veya altın fiyatına bakmak yeterli değildir. Ben bunu bir binanın sağlamlığını anlamak için dış cephesine bakmak yerine karot örneği almaya benzetiyorum. Binanın dışarıdan ne kadar görkemli olduğu değil, taşıyıcı kolonlarının ne kadar sağlam olduğu önemlidir. Ekonomide de dışarıdan görünen büyüme rakamları kadar, bu büyümenin vatandaşın gelirine, alım gücüne, tasarrufuna ve yaşam standardına nasıl yansıdığına bakmak gerekir.
Türkiye, üretim kapasitesi, sanayi altyapısı, genç nüfusu, girişimcilik kabiliyeti, coğrafi konumu ve güçlü iç pazarıyla önemli ekonomik potansiyele sahip bir ülkedir. Bu potansiyeli küçümsemek doğru olmadığı gibi, ekonomik sorunları görmezden gelmek de doğru değildir. Özellikle uzun süre yüksek enflasyonla yaşamanın toplumsal maliyeti ağırdır. Ücret artışları gerçekleşse bile fiyatlar daha hızlı yükseliyorsa vatandaşın reel geliri gerileyebilir. İnsanlar daha fazla çalışmasına rağmen aynı yaşam standardını korumakta zorlanabilir. Tasarruf, orta gelirli aileler için düzenli bir alışkanlık olmaktan çıkıp ulaşılması güç bir hedefe dönüşebilir. İşte refahın kırılması dediğim mesele tam olarak budur: İnsanların yalnızca bugünkü tüketim imkânlarının değil, geleceğe ilişkin ekonomik güven duygularının da zayıflaması.
Kayıt dışı ekonomi, görünmeyen kolon
Bu noktada Türkiye ekonomisinin bir başka önemli özelliğine de değinmek gerekiyor: Kayıt dışı ekonomi. Ekonominin tamamını yalnızca resmî veriler üzerinden okumak, sahadaki ekonomik hareketliliğin bütününü anlamak için her zaman yeterli olmayabilir. Kayıt dışı faaliyetler, nakit dolaşımı, beyan edilmeyen gelirler ve resmî istatistiklere tam olarak yansımayan ekonomik işlemler, ülkenin gerçek ekonomik fotoğrafını okumayı zorlaştıran unsurlar arasında. Bunu ekonominin görünmeyen bir kolonu olarak değerlendirmek mümkün. Ancak görünmeyen kolonların taşıma kapasitesini de ölçmek kolay değildir.
Türkiye’nin ekonomik dinamizmini değerlendirirken bu gerçeği göz ardı etmemek gerekiyor. Bir tarafta güçlü üretim kabiliyeti, ticaret hacmi, girişimcilik ve önemli bir iç pazar; diğer tarafta enflasyonun aşındırdığı satın alma gücü, tasarruf açığı ve gelir dağılımına ilişkin sorunlar var. Dolayısıyla Türkiye ekonomisini ne yalnızca olumsuz göstergeler üzerinden değerlendirmek ne de sahip olduğu potansiyeli gerekçe göstererek bütün sorunları önemsizleştirmek doğru olur. Bence asıl mesele, bu potansiyelin ne ölçüde sürdürülebilir refaha dönüştürülebildiğidir.
Küresel altın talebi güçlü ama yükseliş sınırsız değil
Küresel altın piyasasına baktığımızda ise altının uzun vadeli hikâyesini destekleyen önemli gelişmeler hâlâ mevcut. Çin başta olmak üzere bazı merkez bankalarının rezervlerini çeşitlendirme isteği, küresel borçluluk, jeopolitik gerilimler ve doların uluslararası rezerv sistemindeki ağırlığına ilişkin tartışmalar altına olan stratejik ilgiyi canlı tutuyor. Özellikle Çin’in altın rezervlerini artırma yaklaşımı, altının yalnızca bireysel yatırımcıların değil, devletlerin de uzun vadeli rezerv politikalarında önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor.
Ancak küresel talebin bütün aktörler açısından aynı olmadığını da görmek gerekiyor. Merkez bankaları altın alırken yüksek fiyatlar nedeniyle mücevher talebinde daralma yaşanabiliyor; bazı yatırımcılar alım yaparken bazıları kârını realize etmeyi tercih edebiliyor. ABD’de faizlerin seyri, tahvil getirileri ve doların gücü de altının yönü üzerinde belirleyici olmaya devam ediyor. Dolayısıyla altının uzun vadeli hikâyesi güçlü olsa da kısa vadede kesintisiz yükselişi destekleyen bir ortamın her zaman mevcut olduğunu söylemek mümkün değil. Piyasalar geleceği bugünden fiyatlar. Herkesin bildiği bir gelişme, fiyatların çoktan içine girmiş olabilir. Benim şahsi kanaatim, altın piyasasında bundan sonraki yükselişlerin daha güçlü yeni gerekçelere ihtiyaç duyacağı yönünde.
Türkiye’de gram altının fiyatını değerlendirirken ons altın ile dolar/TL arasındaki ilişkiyi de unutmamak gerekiyor. Çünkü küresel piyasalarda ons altın gerilerken döviz kurundaki yükseliş, bu düşüşün gram altına aynı ölçüde yansımasını engelleyebilir. Tam tersi durumda ons altındaki yükseliş, kurun yatay seyretmesiyle gram altında daha sınırlı hissedilebilir. Bu nedenle Türkiye’deki yatırımcının yalnızca uluslararası ons fiyatına bakarak karar vermesi eksik bir değerlendirme olur.
Mevcut 6.222 TL seviyesinden hareketle benim takip ettiğim ana senaryo gram altında 5.750-6.500 TL bandında dalgalı bir seyir izlenmesi. 6.500 TL’nin aşılması ve üzerinde kalıcılık sağlanması yeni bir yükseliş senaryosunu gündeme getirebilir. Ancak bu seviyenin görülmesi tek başına yeni bir trendin başladığını kanıtlamaz. Aynı şekilde 5.750 TL’ye doğru bir geri çekilme de altının uzun vadeli önemini kaybettiği anlamına gelmez. Benim açımdan önemli olan tek bir fiyat hedefi değil, fiyatın hangi ekonomik koşullarda o hedefe ulaştığıdır.
Altın yükselirken herkes kazanmıyor
Yatırımcıların özellikle dikkat etmesi gereken konu ise altının sürekli yükseleceği düşüncesinin neredeyse tartışılmaz bir beklentiye dönüştürülmesidir. Hiçbir finansal varlık sonsuza kadar aynı yönde hareket etmez. Altın yükseldikçe kâr satışları gündeme gelebilir, jeopolitik risklerin azalması güvenli liman talebini zayıflatabilir, ABD tahvil faizlerinin yükselmesi ve doların güçlenmesi altının cazibesini azaltabilir. Üstelik yüksek fiyatlar yeni alıcıların piyasaya girişini de zorlaştırabilir.
Şahsi kanaatim, altının geçmişte sağladığı getirilerin gelecekte de aynı hızla devam edeceğinin garantisi olarak sunulmasının doğru olmadığıdır. Burada önemli bir çelişki de var: Altın fiyatının yükselmesi elinde altın bulunan yatırımcı açısından kazanç anlamına gelebilirken, henüz birikim yapmaya çalışan vatandaş açısından daha pahalı bir tasarruf aracı anlamına geliyor. Yani altın yükselirken herkesin refahı yükselmiyor. Hatta bazı vatandaşlar için altının her yeni rekoru, birikim yapabilmekten biraz daha uzaklaşmak anlamına geliyor. Bu nedenle altın fiyatlarını konuşurken yalnızca kazananları değil, bu fiyatlara yetişmeye çalışanları da düşünmek gerekiyor.
Sonuç olarak ben altının uzun vadeli önemini koruduğunu, ancak kısa vadede her düşüşün alım fırsatı, her yükselişin de yeni bir rekorun habercisi olarak değerlendirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Gram altında 5.750-6.500 TL bandında volatilitenin devam etmesi, yeni ve güçlü bir küresel gelişme yaşanmadığı sürece daha makul bir senaryo olarak öne çıkıyor. Yatırım tavsiyesi olmamakla birlikte, benim şahsi piyasa değerlendirmem bu yönde.
Piyasaya bakışımı üç düşünceyle özetlemek isterim: Her yükseliş yeni bir yükselişin garantisi değildir. Her düşüş mutlaka bir fırsat değildir. Bazen en doğru karar, piyasanın heyecanına kapılmadan bekleyebilmektir.
Türkiye’nin ekonomik potansiyeli güçlüdür; ancak bu potansiyelin kalıcı refaha dönüşmesi, vatandaşın gelirini koruyabilmesi ve yeniden tasarruf yapabilecek ekonomik güvene kavuşmasıyla mümkündür. Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca rezervlerinde tuttuğu altınla değil, vatandaşının cebinde kalan parayla ve geleceğe ne kadar güvenle bakabildiğiyle de ölçülür. Altın rekor kırabilir; fakat asıl başarı, o rekorların konuşulduğu bir ülkede vatandaşın da refahının yükselmesidir.
Sefer Humar

