Türkiye’de yatırım fonları üzerinden yaşanan kriz, bireysel yatırımcıların ardından reel sektörü de gündeme taşıdı. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) yayımladığı analiz, tasfiye kapsamına alınan fonlarda yaklaşık 3 bin şirketin toplam 116 milyar liralık yatırımı bulunduğunu ortaya koydu. Başka bir ifadeyle, şirketlerin üretim, yatırım, maaş ve ticari faaliyetlerinde kullanabileceği milyarlarca liralık kaynak, bugün tasfiye sürecindeki fonların içinde bulunuyor.
Bu tabloyu yalnızca bir fon tasfiyesi olarak değerlendirmek mümkün değil. Çünkü söz konusu şirketler, paralarını yüksek riskli ve spekülatif yatırımlara yönlendirmek yerine, önemli bir bölümü para piyasası fonlarında olmak üzere yatırım fonlarına emanet etmişti. Piyasada likit, güvenli ve gerektiğinde hızla nakde çevrilebilir olarak algılanan bu araçların bir bölümünün Ponzi düzenini andıran bir yapıya sürüklenmesi, finansal sistemin denetim mekanizmalarını da tartışmaya açtı.
TCMB’nin açıkladığı veriler, krizin boyutunu ortaya koyarken, şirketlerin neden böyle bir riskle karşı karşıya kaldığı ve bu süreçte denetim kurumlarının sorumluluğunun ne olduğu konusunda ise önemli soruları beraberinde getiriyor.
57 milyar lira para piyasası fonlarında: Şirketler güvenli liman sandı
TCMB analizine göre, SPK’nın 17 Eylül 2026 tarihli kararıyla tasfiye kapsamına alınan fonlarda yaklaşık 3 bin reel sektör firmasının 116 milyar liralık yatırımı bulunuyor. 15 Eylül 2026 tarihli veriler esas alınarak yapılan hesaplamada, bu paranın 57 milyar lirasının para piyasası fonlarında olduğu görülüyor. Geri kalan tutar ise hisse senedi ve diğer fon türlerinde bulunuyor.
Burada dikkat çekici olan, şirketlerin önemli miktarda kaynağını para piyasası fonlarına yatırmış olması. Çünkü bu fonlar, özellikle kısa vadeli nakit yönetimi yapan şirketler açısından mevduata alternatif, likit ve görece düşük riskli yatırım araçları olarak tercih ediliyor.
Şirketlerin günlük nakit yönetimi için kullandığı bu kaynakların tasfiye sürecine girmesi, meselenin yalnızca yatırım zararı olmadığını gösteriyor. Üretim yapan, çalışanlarının maaşını ödeyen, tedarikçilerine borcu bulunan ve vergi yükümlülüklerini yerine getiren şirketlerin işletme sermayelerinin önemli bir bölümünün bu fonlarda tutulması, reel sektör açısından ciddi bir güven sorunu yaratıyor.
TCMB, söz konusu şirketlerin toplam aktiflerin yüzde 1,2’sini, istihdamın yüzde 0,6’sını, cironun yüzde 0,9’unu ve ihracatın yüzde 1,1’ini oluşturduğunu belirtiyor. Ticari kredilerdeki payları da yüzde 0,9 düzeyinde.
Ancak bu oranların düşük olması, 116 milyar liralık kaynağın önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Bir şirketin toplam ekonomi içindeki ağırlığı küçük olabilir ama kasasında maaş ödemek, mal almak ve üretimi sürdürmek için tuttuğu paraya erişememesi o şirket için hayati sonuçlar doğurabilir.
Ponzi fon krizinin faturası reel sektöre de uzanabilir
TCMB analizinde dikkat çekilen bir başka konu da fonlarda parası bulunan şirketlerin tedarikçileri. Çalışmaya göre, satışlarının yüzde 5’inden fazlasını bu şirketlere yapan tedarikçiler, Türkiye’deki toplam istihdamın yüzde 1,2’sini, cironun ise yüzde 1,5’ini oluşturuyor.
Bu veri, fon krizinin yalnızca doğrudan yatırım yapan şirketlerle sınırlı kalmayabileceğini gösteriyor. Bir şirket parasına ulaşamadığında tedarikçisinin ödemesini geciktirebilir, siparişlerini azaltabilir, üretimini yavaşlatabilir. Bu zincirin uzaması halinde finansal piyasalarda başlayan bir kriz, ticari alacaklar üzerinden reel ekonomiye yayılabilir.
TCMB, ilgili şirketlerin kısa vadeli Türk lirası kredi kullanımında artış olduğunu ve krediye erişimlerinin sürdüğünü belirtiyor. Ancak şirketlerin kredi kullanabilmesi, kaybettikleri veya erişemedikleri öz kaynaklarının yerine konulduğu anlamına gelmiyor. Kredi, mevcut zararı ortadan kaldırmıyor; aksine şirketlerin finansman maliyetlerini artırabiliyor.
Merkez Bankası’nın 1 Ekim 2026’da bankaların likidite yönetimini ve makrofinansal istikrarı desteklemek amacıyla yaptığı düzenlemeler de analizde olası riskleri sınırlayan adımlar arasında gösteriliyor.
Ancak burada asıl tartışılması gereken konu, yaklaşık 3 bin şirketin 116 milyar lirasının neden bu noktaya geldiği. Yatırım fonlarının portföyleri, değerleme yöntemleri, likidite yönetimleri ve denetim süreçleri yeterince sorgulandı mı? Şirketlere güvenli yatırım aracı olarak sunulan fonlarda riskler neden zamanında tespit edilemedi?
Üstelik mesele yalnızca 3 bin şirketin parası da değil. Bu kriz, yatırım fonlarına güvenerek birikimlerini değerlendiren yüz binlerce yatırımcının da sistemin denetim mekanizmalarına ilişkin güvenini sarsmış durumda.
TCMB’nin analizi ekonomik etkilerin sınırlı kalabileceğine işaret ediyor. Ancak finansal sistemde güven kaybının bilanço kalemleriyle ölçülmesi kolay değil. Bir kez sarsılan güvenin yeniden tesis edilmesi, yalnızca likidite düzenlemeleriyle mümkün olmayacak.

