Çalışmanın bir gelecek vaat ettiği yıllardan, ay sonunu getirmenin başarı sayıldığı günlere…
Bir zamanlar bir memur, tayini çıktığında ailesini alıp başka bir şehre gidebilirdi. İki
odalı mütevazı bir ev tutar, eşi ve üç çocuğuyla yaşamını sürdürürdü. Tek maaşla
evini geçindirir, çocuklarını okutur, hatta üçünün de üniversite eğitimi almasını
sağlayabilirdi.
Elbette o yıllarda da ekonomik krizler yaşanır, insanlar işsizlikle, yoksullukla ve geçim
sıkıntısıyla mücadele ederdi. Geçmişi kusursuz bir dönem gibi anlatmak doğru değil.
Ancak bugün üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir değişim var: Çalışan, düzenli
geliri olan bir insanın ailesiyle birlikte kurabileceği hayatın sınırları giderek daralıyor.
Bir zamanlar kış geldiğinde çocuğa bot almak, aile bütçesinde hesaplanması gereken
bir harcama olsa da çoğu aile için ulaşılabilir bir ihtiyaçtı. Bugün ise bir mont, bir
kaban, bir çift kışlık bot asgari ücretle geçinen bir aile için ciddi bir bütçe meselesine
dönüşebiliyor. Üstelik artık bu sıkıntıları yalnızca toplumun en düşük gelirli
kesimlerinde görmüyoruz. Orta gelirli aileler, memurlar, öğretmenler, özel sektör
çalışanları da benzer hesapların içinde.
Asıl üzerinde durulması gereken değişim belki de burada başlıyor.
Yoksulluk artık yalnızca en alt gelir grubunun meselesi olmaktan çıkıyor; orta
sınıfın hayatına da giderek daha fazla dokunuyor.
Bir memurun yaşayabildiği hayat neden değişti?
Bugün bir kente tayini çıkan genç bir öğretmeni, polisi veya hemşireyi düşünün.
Mesleğine başlamış, düzenli maaş alıyor, toplumun eğitimli ve çalışan kesimleri
arasında yer alıyor. Fakat yeni görev yerine gittiğinde karşısına çıkan ilk sorunlardan
biri barınma oluyor.
Bir zamanlar tek maaşla ailesini geçindirebilen bir memurun çocuğu, bugün kendi
görev yaptığı şehirde tek başına bir ev kiralamakta zorlanabiliyor. İki öğretmen, iki
hemşire, iki polis bir araya gelip ev tutmak zorunda kalabiliyor. Bu, elbette her şehirde
ve her çalışan için aynı değil. Ancak giderek daha fazla insanın karşılaştığı bir
barınma gerçeği.
Bir düşünün…
Devletin eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerini sunmak için görevlendirdiği insanlar,
görev yaptıkları şehirde insanca yaşayabilecekleri bir konuta erişmekte zorlanıyorsa
burada yalnızca bir kira meselesinden söz edemeyiz.
Bu aynı zamanda çalışma hayatı, sosyal refah, şehir planlaması ve kamu politikaları
meselesidir.Bir öğretmenin maaşıyla ev kiralayıp hayatını sürdüremediği, bir hemşirenin barınma
giderlerini karşılamak için başka bir çalışanla ev paylaşmak zorunda kaldığı bir
düzende, mesleki motivasyonu ve hizmet kalitesini de konuşmak gerekir.
Bir ülkenin yetişmiş insan kaynağını koruması yalnızca eğitim vermekle mümkün
değildir. O insanlara yaşayabilecekleri koşulları da sunması gerekir.
Biraz da metrobüse, metroya, Marmaray’a bakalım!
Şimdi sizden küçük bir şey isteyeceğim.
Çevrenize bakın.
Ama yalnızca son model elektrikli otomobillerin, güvenlik görevlilerinin bulunduğu
sitelerin, lüks restoranların, pahalı telefonların ve sosyal medyada sergilenen
gösterişli hayatların çevresine bakmayın.
Biraz da metrobüse, metroya, Marmaray’a bakın.
Sabah işe yetişmeye çalışan insanlara, akşam yorgun argın evine dönen çalışanlara
bakın. Öğle yemeği için işyerinin verdiği yemek kartıyla akşam evinin mutfak
alışverişini yapmaya çalışan anne babaları düşünün.
Yemekhanede çıkan öğle yemeğindeki tek portakalı evdeki çocuğuna götürmek için
çantasına koyan işçiyi düşünün.
Cebindeki harçlığıyla simit alıp almamayı hesaplayan üniversite öğrencisini…
Çocuğunun beslenme çantasına ne koyacağını düşünen anneyi…
Kışlık botunu outlet mağazalarında indirim bekleyerek almaya çalışan babayı…
Market market dolaşıp aynı ürünün birkaç lira daha ucuzunu arayan emekliyi…
Türkiye yalnızca sosyal medyada gördüğümüz hayatların toplamından ibaret değil.
Hayat, ücretli dijital platformlarda izlediğimiz gösterişli dizilerdeki geniş salonlardan,
hafta sonu gidilen lüks restoranlardan, pahalı tatillerden ve korunaklı sitelerin içindeki
yaşamdan ibaret değil.
Gerçek hayat bazen bir öğrencinin kantin önünde yaptığı hesapta, bazen bir
emeklinin market rafları arasında dolaşmasında, bazen de maaşının yatmasını
bekleyen bir ailenin mutfak masasında karşımıza çıkıyor.
Üstelik burada kimsenin kazandığı parayla nasıl yaşayacağına karışmak gibi bir
niyetimiz yok. İnsanların zenginleşmesi, iyi otomobillere binmesi, güzel evlerde
oturması, tatil yapması elbette kötü bir şey değil. Tam tersine, herkesin daha iyi
yaşamasını istemek gerekir.
Sorgulamamız gereken, bir toplumda bu imkânlara erişebilenlerle temel ihtiyaçlarını
karşılamakta zorlananlar arasındaki mesafenin ne kadar açıldığıdır.En büyük bedeli kimler ödüyor?
Bugün öğrencilerin ve emeklilerin yaşadığı sıkıntılar özellikle üzerinde durulması
gereken iki ayrı mesele.
Üniversite kazanmak bir genç için büyük bir başarı. Ancak başka bir şehirde
üniversite okumaya hak kazanan öğrencinin önüne bu kez kira, ulaşım, beslenme ve
eğitim giderleri çıkıyor.
Ailesi tarafından okutulmak istenen gençlerin bir bölümü, yalnızca eğitim masrafları
nedeniyle değil, günlük yaşam giderleri yüzünden de zorlanıyor. Bazı öğrenciler için
öğle yemeği yemek bile günlük bütçenin önemli bir kararına dönüşüyor.
Üniversite öğrencisinin en önemli meselesi derslerinde başarılı olmak, kendisini
geliştirmek, yeni fikirler üretmek ve geleceğe hazırlanmak olmalı. Cebindeki paranın
kaç öğün yemeğe yeteceğini hesaplamak değil.
Bir de emekliler var.
Yıllarca çalışmış, prim ödemiş, ülkenin üretimine ve kamu hizmetlerine katkıda
bulunmuş insanların emeklilik döneminde biraz huzur, biraz güvence ve insanca
yaşam beklemesi en doğal haklarıdır.
Oysa bugün pek çok emekli için emeklilik, dinlenme döneminden çok yeni bir geçim
mücadelesine dönüşmüş durumda.
Bir zamanlar emeklilik denildiğinde insanın çalışma hayatının ardından daha sakin bir
yaşam süreceği düşünülürdü. Bugün ise bazı emekliler yeniden çalışmak zorunda
kalıyor, bazıları çocuklarının desteğine ihtiyaç duyuyor, bazıları da en temel ihtiyaçları
arasında tercih yapmak zorunda kalıyor.
Bir toplumda gençler geleceğe hazırlanırken geçim derdiyle, yaşlılar ise geçmişte
verdikleri emeğin karşılığını ararken geçim derdiyle uğraşıyorsa burada ciddi bir
sosyal politika meselesi vardır.
Rakamların anlattığı ve hayatın gösterdiği
Ekonomiyi yalnızca istatistiklerle değerlendirmek mümkün değil. Ancak istatistikleri
görmezden gelerek sağlıklı bir değerlendirme yapmak da mümkün değil.
TÜİK’in 2025 yılı gelir dağılımı verileri, en yüksek gelirli yüzde 20’lik kesimin toplam
gelirden yüzde 48 pay aldığını, en düşük gelirli yüzde 20’lik kesimin payının ise yüzde
6,4 düzeyinde kaldığını gösteriyor.
Bu tablo, gelir dağılımının neden daha fazla tartışılması gerektiğini ortaya koyuyor.
Yine TÜİK’in 2025 yılı hanehalkı tüketim harcamaları verilerinde konut ve kira
harcamalarının toplam tüketim içindeki payı yüzde 29,3. En düşük gelir grubunda ise
bu oran yüzde 38,7’ye yükseliyor.Yani geliri düşük olan aile, kazandığı paranın çok daha büyük bir bölümünü yalnızca
barınmaya ayırmak zorunda kalıyor.
Bu durumda geriye ne kalıyor?
Eğitim, giyim, kültür, sosyal yaşam, sağlık ihtiyaçları, çocukların gelişimi ve geleceğe
yönelik tasarruf…
Bir ailenin bütçesinde bu alanların giderek daralması yalnızca bugünün yaşam
kalitesini değil, gelecek kuşakların fırsatlarını da etkiliyor.
Burada önemli bir ayrıntıyı da unutmamak gerekiyor. Ekonomide enflasyonun
düşmesi ile fiyatların eski seviyelerine gerilemesi aynı şey değil. Enflasyon oranındaki
düşüş, fiyatların daha yavaş artması anlamına gelir. Bu nedenle vatandaşın yaşadığı
hayat pahalılığının ortadan kalkması için yalnızca enflasyon oranındaki iyileşme
yeterli değildir. Ücretlerin satın alma gücünün, konuta erişimin ve temel ihtiyaçların
karşılanabilirliğinin de iyileşmesi gerekir.
Ekonomik programların başarısını değerlendirirken tam da bu nedenle yalnızca
büyüme, faiz, kur ve enflasyon rakamlarına değil, bunların vatandaşın hayatına nasıl
yansıdığına da bakmalıyız.
Peki, ne zaman yeniden hayat kurabileceğiz?
Asıl sorumuz bu olmalı.
Bir memur ne zaman maaşıyla ailesini geçindirip çocuklarını okutabilecek?
Bir öğretmen, atandığı şehirde tek başına ev kiralayabilecek mi?
Bir üniversite öğrencisi ailesinden sürekli para istemeden eğitim hayatını
sürdürebilecek mi?
Bir emekli, çocuklarına yük olduğunu düşünmeden yaşayabilecek mi?
Asgari ücretle çalışan bir anne baba, kış geldiğinde çocuğuna mont veya bot alırken
ay sonunu nasıl getireceğini düşünmek zorunda kalmayacak mı?
Bir aile, yıllarca çalıştıktan sonra kendisine ait mütevazı bir evin kapısını açabilecek
mi?
Bunlar siyasi slogan değil. Bunlar milyonlarca insanın gündelik hayatında karşılığı
olan sorular.
Elbette konut fiyatlarının, kiraların, ücretlerin ve emekli gelirlerinin iyileşmesi tek bir
kararla gerçekleşmez. Üretimden verimliliğe, para politikasından maliye politikasına,
konut arzından sosyal konut uygulamalarına, eğitimden vergi sistemine kadar birçok
alanda tutarlı ve uzun vadeli politikalar gerekir.
Konut meselesinde yalnızca daha fazla konut üretmek değil, erişilebilir konut üretmek
de önemlidir. Ücret politikalarında yalnızca nominal maaş artışına değil, reel satınalma gücüne bakılmalıdır. Eğitimde fırsat eşitliği yalnızca üniversite kapısını açmakla
değil, öğrencinin o üniversitede yaşayabilmesini sağlamakla mümkündür.
Bütün bunlar ciddi, maliyeti hesaplanmış ve sürdürülebilir politikalar gerektirir.
Eleştirmek kadar çözüm üretmek de sorumluluktur
Bu noktada meseleye yalnızca iktidar ve muhalefet penceresinden bakmanın da
doğru olmadığını düşünüyorum.
Ekonomi yönetiminin aldığı kararlar, uyguladığı politikalar ve ortaya çıkan sonuçlar
elbette sorgulanmalıdır. Başarılı adımlar varsa bunları teslim etmek, eksiklikler varsa
dile getirmek gerekir. Vatandaşın bunu yapması anayasal düşünce ve ifade
özgürlüğünün doğal bir parçasıdır.
Ancak aynı ölçüyü muhalefet için de kullanmalıyız.
Bir ülkede hayat pahalılığını, gelir dağılımındaki bozulmayı, konut sorununu ve
emeklilerin yaşadığı sıkıntıları anlatmak önemlidir. Fakat siyaset yalnızca sorunları
teşhis etmekten ibaret değildir. Asıl mesele, bu sorunların nasıl çözüleceğini ortaya
koyabilmektir.
Hangi kaynakla? Hangi takvimle? Hangi ekonomik modelle? Hangi maliyetle?
Vatandaş artık yalnızca eleştiri değil, uygulanabilir ve inandırıcı bir gelecek planı da
duymak istiyor.
Dolayısıyla mesele kimin iktidarda, kimin muhalefette olduğu değil; hangi politikaların
toplumun daha geniş kesimlerine daha iyi bir hayat sunduğudur.
İktidardan hesap sormak kadar muhalefetten çözüm beklemek de demokratik
vatandaşlık sorumluluğudur.
Bir zamanlar hayat daha mümkündü…
Belki de bütün bu anlattıklarımızın özeti tek bir cümlede saklı.
Bir zamanlar bir memur, mütevazı bir maaşla üç çocuğunu okutabileceğine
inanıyordu. Bugün ise düzenli geliri olan bir çalışan, kendi başına bir evde
yaşayabilmenin hesabını yapıyor.
Bir zamanlar kış geldiğinde çocuklara bot almak aile bütçesinde bir harcamaydı.
Bugün bazı aileler için ciddi bir lüks.
Bir zamanlar üniversiteyi kazanmak büyük bir başarıydı. Bugün üniversiteyi kazanan
çocuğu başka bir şehirde okutabilmek de ayrı bir mücadele.
Elbette geçmişe dönmek istemiyoruz. Geçmişin sorunlarını da biliyoruz. Daha
gelişmiş, daha üretken, daha zengin, teknolojik açıdan daha güçlü bir Türkiye
istiyoruz.
Ama bütün bunları isterken çok temel bir soruyu unutmamalıyız:Bir ülkenin gelişmişliği, en zengin vatandaşlarının nasıl yaşadığıyla mı
ölçülmeli, yoksa sıradan bir memurun, öğretmenin, işçinin ve emeklinin nasıl
yaşayabildiğiyle mi?
Bir zamanlar insanlar çok zengin değildi belki ama çalışarak bir hayat
kurabileceklerine inanıyorlardı. Bugün asıl kaybettiğimiz şey yalnızca satın alma gücü
değil; emeğin insana bir gelecek sunabileceğine dair inanç.
Bizim derdimiz geçmişe dönmek değil, geleceği yeniden mümkün kılmak.
Bir memurun çocuklarını okutabileceği, bir öğretmenin atandığı şehirde başını
sokacak bir ev bulabileceği, bir öğrencinin cebinde harçlığı olmadan okula gitmek
zorunda kalmayacağı, bir emeklinin market raflarının önünde her ürünü hesaplamak
zorunda kalmayacağı bir hayatı yeniden mümkün kılmak.
Çünkü bir ülkenin gerçek başarısı, birkaç kişinin ne kadar zenginleştiğiyle değil,
milyonlarca insanın insanca yaşayabileceği bir düzenin ne ölçüde kurulabildiğiyle
ilgilidir.
Bir zamanlar hayat daha mümkündü. Peki, yeniden mümkün olması için neyi
değiştirmemiz gerekiyor?