Türkiye bir yol ayrımında.
Trump–Erdoğan görüşmesinden çıkan sinyal nettir: “Tercihini yap!”
Ya Dolar zincirine mahkûm olacağız ya da BRICS hattında kendi kaderimizi tayin edeceğiz.
ABD, rezerv para imparatorluğunu korumak için bastırıyor.
Trump vitrine konmuş bir maskeden ibaret; ardında derin devletin eli, küresel sermayenin gölgesi var. Onun görevi, bağımlılığı tahkim edecek yeni paktları dayatmaktan başka bir şey değil.
Bu sırada Bahçeli’nin ağzından çıkan “Çin’e yakınlaşalım” sözünü asla hafife almayın.
Bu, sıradan bir iç politika söylemi değil; doğrudan iktisadi bir mesajdır.
Tam da Erdoğan ABD’ye adım atarken verilen bir sinyal: “Farkındayız, elimiz boş değil. Masada BRICS kartı var.” İşte bu, diplomaside restin ta kendisidir.
Ama Türkiye’nin gerçeği acıdır.
Coğrafi konumuyla eşsizdir, enerji koridorlarının tam ortasındadır, askeri mobilitesi ve NATO içindeki özel yeriyle stratejik bir güçtür.
Fakat içeride tablo karanlıktır. Enerjiye, ara malına, gıdaya bağımlıyız.
Beşeri sermaye erozyona uğramış, eğitim ve göç politikalarıyla nitelikli insan sermayesi elimizden kayıyor. Gelir dağılımı çarpılmış, kurumsal kalite erozyona uğramış.
Savunma sanayiinde katma değerli üretim hızlanıyor belki, ama bu bir ülkeyi tek başına ayakta tutmaz. Açığı kapamak için yıllar gerek…
Türkiye, stratejik konumunun sağladığı eşsiz ve avantajlı kartları içerideki zafiyetlerle berhava eden bir ülke görünümüne sıkışmış durumda.
Küresel tablo daha da sert!
Dünya artık ikiye bölünmüş durumda.
Bir tarafta ABD var: Dolar’ın rezerv statüsünü emtia ve enerji kontratlarıyla korumak için bastırıyor.
Diğer tarafta BRICS var: Altın rezervlerini büyütüyor, ticarette yerel paraları öne çıkarıyor, Dolar’ın zincirini kırmayı hedefliyor.
Küreselleşme en azından şu an için bitmiştir!
Şimdi tek mesele vardır: Hangi para ile ticaret yapıyorsunuz? İşte asıl savaş budur.
Türkiye bu savaşta masaya güçlü kartlarla oturmuyor.
NAS deneyiyle, yani negatif reel faizle, toplumun sırtına kambur vuruldu.
Gelir dağılımı darmadağın edildi, halkın tasarrufu eridi.
Toplum bağımlı hale getirildi.
Katma değerli üretim yok denecek kadar sınırlı, beşeri sermaye kan kaybediyor.
Kendi içini güçlendiremeyen bir ülkenin masada kozları da zayıftır.
Atatürk’ün sözü bugün bir uyarı değil, bir kehanettir: “İktisadi bağımsızlık olmadan tam bağımsızlık olmaz.”
Bugün bağımsızlık artık tankla, topla değil; parayla, rezervle, enerjiyle, finansal düzenle ölçülüyor.
Eğer Türkiye iktisadi bağımsızlığını tesis edemezse, siyasal bağımsızlığı da pamuk ipliğine bağlı kalacaktır.
Şimdi gerçek şu: Türkiye ya bağımlılık zincirlerini kırıp kendi yolunu çizecek ya da rezerv para savaşlarının piyonu olmaya mahkûm olacak.
Başka ihtimal yok.
Ya bağımsızlık ya esaret.
Üçüncü yol diye bir şey yok.
Sevgi ve vicdanla kalın…
Prof. Dr. Soner GÖKTEN





