Temel uçağa binmiş, koltuğuna oturmuş. Sağına soluna kimlerin oturduğuna bakmış, sağında İngiliz solunda Fransız, onun yanında da Alman’ı görmüş. Bu duruma tepki göstermiş; “Yahu, Yine mi siz?” diye bağırmış. Bu hafta ne yazabileceğim konusunda düşünürken sürekli olarak enflasyon, faiz, kur üçlüsünün kafama takılması bende Temel’in tepkisine benzeyen bir tepki oluşmasına neden oldu. 2026’ya girer girmez Aralık 2025 enflasyonunu, 2025 yılı enflasyonunu ve 2026 yılı enflasyonunu konuşmaya başladık. Bunu faiz ve kur tartışmaları izlemeye başladı.
Ekonomi tartışmaları on yıllardır bu eksende gidiyor. Benim Mülkiye’de öğrenci olduğum ve TCMB’de çalışmaya başladığım 1980’li yılların ilk yarısında yine yüksek enflasyon sorunu vardı. Doğal olarak faiz ve kur da gündemdeydi. Yine de bu göstergeler ekonomi tartışmalarının merkezinde değildi. O zamanlar ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı ve sonradan Başbakan olan Turgut Özal’ın liderliğinde yürütülen “24 Ocak Ekonomik İstikrar Tedbirleri” çerçevesinde ithal ikamesi politikalarından ihracata dayalı büyümeye geçiş, sanayileşme, ekonomide planlamanın rolünün azalması, serbest piyasa ekonomisine geçiş gibi konular ön plandaydı. Türkiye’nin nasıl bir hikayeyle kalkınabileceği gündemdeydi.
80’lerin ikinci yarısından itibaren kamu maliyesindeki yapısal zaaflar büyümeye ve göz ardı edilmeye başlandı. Bu gelişmede popülist siyasi rekabet belirleyici rol oynadı; ancak bu popülizmi mümkün kılan şey, mali kuralsızlık ve enflasyonun maliyetleri gizleyebilmesiydi. 1990’ların başında artan bütçe açıkları ve iç borçlanma, ekonomiyi giderek kırılgan hale getirdi. Siyasi istikrarsızlık ve kısa vadeli popülist tercihler, mali disiplinin aşınmasını hızlandırdı. 1994 kriziyle birlikte enflasyon, faiz ve kur artık araç olmaktan çıkıp hayatta kalma göstergelerine dönüştü. Böylece kalkınma merkezli ekonomi dili yerini, ekonomik istikrarı korumaya odaklı dar bir çerçeveye bıraktı.
Ekonomi tartışmasının TCMB’ye indirgenmesi
2001 krizi sonrası enflasyon, faiz ve kur üçgeninin ekonomi tartışmalarındaki ağırlığını daha da perçinledi. Kemal Derviş liderliğindeki “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” ile atılan adımlar doğruydu. Programın öngördüğü Enflasyon Hedeflemesi, Merkez Bankasının bağımsızlığı ve dalgalı kur rejimi teknik manada doğru yapılan işlerdi. Ama görüldüğü gibi bu adımlar ekonomi tartışmasını para politikasına indirgemiş oldu. TCMB ön plana çıktı. 2011’de Devlet Planlama Teşkilatı kapatıldı ve görevlerini yeni kurulan Kalkınma Bakanlığı’na devretti (2018’de Kalkınma Bakanlığı da kapatıldı). Bu gelişmelerle ekonomi tartışmaları daha da sığlaştı. Ekonominin başarısı “Yıllık enflasyon ne oldu, aylık enflasyon ne çıktı? Politika faizi ne oldu? Kur da hareketlilik var mı?” sorularına verilen yanıtlara bağlı kalmaya başladı. Derviş’in programına bağlı kalınması kriz sonrasında bu üçlü üzerinden yapılan değerlendirmeler açısından belli bir başarı sağladı. Bununla birlikte, ekonomi ile ilgili tartışmalarda bir derinleşme veya politika uygulamalarında yaratıcı hamleler görülemedi.
2013 sonrasında küresel likidite koşullarının tersine dönmesiyle birlikte Türkiye ekonomisinin kırılganlıkları yeniden ortaya çıktı. Bu dönemde büyüme performansı giderek dış finansmana daha bağımlı bir yapıya sıkıştı. Faiz tartışmaları teknik bir araç olmaktan çıkıp siyasi-ideolojik bir meseleye dönüştü; kur ise gündelik hayatın doğrudan belirleyicisi haline geldi. Yüksek ve kalıcı enflasyon, sadece makroekonomik bir sorun olmaktan çıkarak toplumsal algıyı şekillendiren bir unsur oldu. Böylece faiz, kur ve enflasyon üçlüsü krizlerde ortaya çıkan geçici tartışma konuları olmaktan çıkıp ekonomi tartışmalarının en önemli konuları haline geldi.
Diğer ülkeler de aynı şeyleri konuşmuyor mu?
Şu soru sorulabilir: “Efendim, bütün sene Fed Başkanı Powell’ı izlemedik mi? ABD’de de enflasyon ve politika faizi konuşulmuyor mu?” Evet öyle. ABD’de 2025 yılında Fed’in hamleleri hakkında tartışmalar yoğundu. Ama aynı ölçüde yapay zekâ, teknoloji yatırımları ve verimlilik Trump’ın tarifeleri, kamu borçları ve hükümetin kapanması gibi konularda gündemdeydi.
Diğer tarafta Almanya’da geçen yıl boyunca sanayideki rekabet gücünün gerilemesi ile ilgili endişeler gündeme geldi. Enerji dönüşümü, Rusya’ya olan bağımlılık, Çin’le rekabetin nasıl yürüyeceği, nüfusun yaşlanmasının verimliliğe etkisi gibi konular yoğun şekilde tartışıldı. Bu ülkelerde tartışmaların ağırlığını gelecek tasarımı oluşturuyor. Bizse yıla enflasyon, politika faizi, kur ile başlıyoruz ve yılı aynı tartışma ile bitiriyoruz. Teknolojik gelişme, verimlilik, su, tarım ve gıda güvenliği, demografik gelişmelerin büyümeye etkisi, yerel yönetimlerin mali sorunları neredeyse marjinal konularmış gibi tartışılıyor.
Bu üçgenin dışına nasıl çıkılabilir?
Türkiye’de ekonomi tartışmasının faiz, kur ve enflasyon üçgeninden çıkabilmesi, tek bir aktörün değil, birden fazla kesimin eşzamanlı sorumluluk almasını gerektiriyor. Bu noktada ilk rol, siyasetçilere düşüyor. Siyasetçilerin ekonomi dilini “şunu vereceğiz, şunu artıracağız, bunu azaltacağız vs.” gibi kısa vadeli vaatlerden çıkarıp, orta vadeli hedefler etrafında yeniden kurması gerekiyor. Bütçe disiplini, verimlilik ve sektörel öncelikler açık biçimde sahiplenilmedikçe tartışma kaçınılmaz olarak kısır bir üçgenin içine hapsoluyor.
Ekonomi yönetimi ve TCMB, para politikasının tek başına bir ekonomik başarı ya da başarısızlık kriteri gibi görülmesini değiştirecek hamleler yapmalı. İletişiminde maliye politikası, teknoloji bazlı büyüme, yapısal değişimin gerekliliği konularına daha fazla ağırlık vermeli. Özellikle, TCMB, almış olduğu faiz kararlarını izah ederken bu kararların daha geniş bir ekonomik çerçevenin bir parçası olduğunu daha fazla vurgulamalı. Eğer böyle yaparsa kamuoyunun beklentilerinin daha gerçekçi ve bir zemine oturmasına katkı sağlayacaktır.
Akademisyen ve uzmanların sorumluluğu ise, kamuoyunu sadece göstergeler üzerinden değil, neden–sonuç ilişkileri üzerinden bilgilendirmek. Verimlilik, demografi, tarım, su ve yerel mali yapı gibi alanlar ekonomi tartışmasının doğal parçası haline gelmeli.
Son olarak medya, ekonomi haberlerini anlık rakamlardan ibaret bir piyasa yorumculuğundan çıkarıp, uzun vadeli perspektif sunan bir tartışma zemini oluşturmalı. Çerçevenin genişlemesi, ancak bu aktörlerin aynı yönde hareket etmesiyle mümkün.
Burada tabii ki faiz–kur–enflasyon üçlüsünü yok saymaktan bahsetmiyoruz. Bu üçlü daha geniş bir kalkınma vizyonu çerçevesinde olmaları gerektiği yere yerleştirilmelidir. Türkiye’nin Kore, Tayvan, Vietnam vs. gibi anlamlı bir ekonomik sıçrama hikâyesi yazabilmesi için kısa vadeli göstergelere odaklanma ve sürekli olarak bunları evirip çevirme huyundan vazgeçmesi gerekiyor. Bu zihinsel değişim gerçekleşmedikçe, bu yıla da aralık ayı enflasyonu ile başlayıp TCMB faiz kararları ile devam edip, emekli maaşı ve asgari ücret zamları ile yılı hayal kırıklığı içinde bitireceğiz. Halbuki, Türkiye’nin refah ve büyümesine ilişkin konu başlıkları eğitimden, su yönetimine, verimlilikten teknolojik dönüşüme kadar uzanıyor. Ekonomi üzerine tartışmalarımızı bu alanlara taşıyabildiğimiz ölçüde, enflasyon, faiz ve kur gündemi de kendiliğinden sakinleşecektir.






