İran’ın Direncinin Kökeni: Devrim, Krizler ve Savaş

İran, ne yalnızca “ideolojik fanatizm” ne de “binlerce yıllık direniş geleneği” ile açıklanabilecek bir aktördür. İran, kriz içinde doğmuş, kriz içinde serpilmiş ve krizleri yönetmeyi öğrenmiş bir devlettir.

Ayhan Bülent Toptaş

İran-Irak Savaşının sıkça gözlemlenen döngülerinden biri şuydu: İran tarafı, piyade birlikleri ile dalgalar halinde taarruza geçerek ilerlemeye çalışıyor; Irak tarafı ise bu saldırıları yoğun ateş gücü ve derinleştirilmiş savunma hatlarıyla karşılıyordu. İran’ın bu saldırıları ağır kayıplarla sonuçlanıyor, ancak kısa bir süre sonra bölgeye gönderilen yeni piyade birlikleriyle tekrar ediyordu. Böylece savaş, saldırı ve karşı savunmanın sürekli tekrarlandığı ve iki ülkeyi de ağır şekilde yıpratan bir döngü haline gelmişti.

Yukarıdaki tablo yalnızca savaş süresince iki ülke arasındaki taktiksel farklılığı yansıtan bir manzaraya değil aynı zamanda İran’ın 1979 Devrimi sonrasında yaşanan çok katmanlı kriz ortamında geliştirdiği direnç kapasitesinin gelişimindeki bir aşamaya da dikkat çekmektedir. İran’ın günümüzde ABD ve İsrail ile yaşadığı çatışma, yalnızca güncel jeopolitik gerginlikler bağlamında değil, 1979 sonrası İran devletinin inşası sürecinin ürettiği kurumsal refleksler çerçevesinde de değerlendirilmelidir.

İran Devrimi çoğu gözlemci için ani ve beklenmedik bir çöküş olarak kayda geçti. 1978’in son aylarından 1979’un ilk haftalarına uzanan süreçte, kitlesel protestoların hızla büyümesi, devlet otoritesinin çözülmesi ve nihayetinde iktidarın el değiştirmesi, dışarıdan bakıldığında birkaç ay içinde gerçekleşen dramatik bir kırılma izlenimi yarattı. Özellikle ABD istihbarat değerlendirmeleri, İran’daki huzursuzluğu tespit etmekle birlikte, Şah dönemi rejiminin bu kadar kısa sürede çözüleceğini öngöremedi ve Şah Rıza Pehlevi yönetiminin orta vadede ayakta kalabileceği varsayımını korudu.

Oysa bu hızlı çöküş, uzun yıllar boyunca biriken yapısal gerilimlerin sonucuydu. Şah Rıza Pehlevi rejiminin siyasi baskı mekanizmalarının toplumsal talepleri sistem dışına itmesi, ekonomik dönüşümün yarattığı dengesizlikler ve geleneksel toplumsal ağların giderek güçlenen muhalefet kapasitesi, rejimi içeriden zayıflatan unsurlar haline gelmişti. Bu nedenle devrim, ortaya çıkışı itibarıyla ani görünse de, aslında gecikmiş bir çözülmenin hızlanmış biçimiydi.

Devrimin hemen ardından silahlı kuvvetlerin komuta kademesi geniş çaplı tasfiyelere uğradı; birçok üst düzey asker görevden alındı, bir kısmı idam edildi. Bu durum, devletin klasik güvenlik mimarisinde ciddi bir boşluk yarattı. 1981 yılında Cumhurbaşkanı ve başbakanın aynı saldırıda hayatını kaybetmesi, üst düzey yöneticilerin bombalı saldırılarla ortadan kaldırılması ve kısa aralıklarla yaşanan görev değişimleri, yürütmenin kadro sürekliliğini ciddi biçimde zayıflattı. Yürütme organındaki yapısal kırılmalar ve devletin merkezî otoritesindeki çözülme, yeni rejimi hayatta kalma odaklı bir siyasal mimari kurmaya zorladı. İran devleti bu dönemde yalnızca ayakta kalmadı; kriz koşullarında işleyen bir yönetim mantığı geliştirdi.

Bu fiziksel kırılmaya eşlik eden siyasi baskılar ise en az güvenlik tehditleri kadar belirleyiciydi. Seçilmiş hükümet, bir yandan Ayetullah Humeyni etrafında şekillenen dinî otorite ile yetki gerilimleri yaşarken, diğer yandan devrimci grupların sokak gücü ve yeni oluşan paralel kurumların baskısı altında hareket etmek zorunda kaldı. Cumhurbaşkanı Ebulhasan Beni Sadr’ın görevden alınması bu gerilimin en açık örneklerinden biriydi. Beni Sadr, İran devriminin uluslararası sistem tarafından daha kolay tolere edilebilecek bir yöne evrilme ihtimalini temsil ediyordu; ancak devrim sonrası güç dengeleri, artan güvenlik tehditleri ve krizlerin yönü, bu ihtimalin kurumsallaşmasını engelledi. Böylece yürütme organı, yalnızca kadro kaybı yaşayan bir yapı değil, aynı zamanda tek merkezli karar alma kapasitesini yitirerek çok katmanlı ve rekabetçi bir güç alanına dönüşen bir sistem haline geldi.

Bu kırılgan yapı, dış politikada da test edilmekteydi. Devrimin ardından yaklaşık dokuz ay sonra, 4 Kasım 1979’da ABD Büyükelçiliği’nin basılmasıyla olaylar yeni bir aşamaya geçmiş ve İran ile ABD arasındaki ilişkiler geri dönülmez biçimde kopma sürecine girmişti. Bu süreçte, 7 Nisan 1980’de ABD İran ile diplomatik ilişkilerini kesmişti. İran Rehine Krizi, yeni rejimin karşılaştığı ilk büyük uluslararası krizlerden biri oldu. ABD 24 Nisan 1980’de rehinelerin kurtarılmasına yönelik bir askeri operasyon düzenledi. Bu operasyon başarısızlıkla sonuçlandı.

Operasyon rehineleri kurtaramadığı için kriz sona ermedi. İran içinde rejim karşıtı kırılma yaratmadı; aksine içerdeki birlik ve beraberliği güçlendirdi ve ABD’nin askeri müdahale yoluyla siyasi sonuç üretme kapasitesinin sınırlı olduğunu ortaya koydu.

İran-Irak Savaşı

Devrimden sadece bir yıl sonra İran, varoluşsal bir sınamayla karşı karşıya kaldı: İran-Irak Savaşı. Irak lideri Saddam Hüseyin, İran’da devrim sonrasında ortaya çıkan kaosu ve ordu yapılan tasfiyeleri fırsat bilerek 22 Eylül 1980’de saldırıya geçti. Amacı hem İran ve Irak arasındaki Şattülarap bölgesi sınır anlaşmazlığını Irak lehine çözmek hem de İran devriminin Körfez ülkelerine yayılmasını önlemekti. Ancak Irak’ın hesapladığı “kısa ve zaferli savaş” bir türlü gerçekleşmedi. İran, ağır kayıplar verse de insan dalgaları halinde sürekli taarruza geçti. Irak ise modern ateş gücü ve derin savunma hatlarıyla bu saldırıları karşıladı. Savaş, İran açısından “saldırı → ağır kayıp → yeniden toparlanma → yeni saldırı” döngüsüne dönüştü. Bu döngü askerî açıdan yıpratıcı olsa da İran devleti için eşsiz bir kurumsal laboratuvar işlevi gördü. Savaş boyunca rejim, şu yetenekleri geliştirdi:

1988’de ateşkes imzalandığında İran, 1979’daki kırılgan devrimci yapıdan çok daha farklı bir devlet haline gelmişti: Kriz koşullarında hayatta kalmayı, öğrenmeyi ve yeniden organize olmayı başaran bir sistem.

İran şaşırtmaya devam edebilir

Bugün İran’ın ABD ve İsrail ile yaşadığı gerilimler, nükleer program etrafındaki baskılar ve ekonomik yaptırımlar, 1979’dan beri süren sürecin doğal bir devamıdır. İran, ne yalnızca “ideolojik fanatizm” ne de “binlerce yıllık direniş geleneği” ile açıklanabilecek bir aktördür. İran, kriz içinde doğmuş, kriz içinde serpilmiş ve krizleri yönetmeyi öğrenmiş bir devlettir.

İran-Irak Savaşı’nda insan dalgalarıyla ilerleyen, Rehine Krizi’nde diplomasiyi, yaptırımlarda ise gri ekonomiyi ve paralel ağları ustalıkla kullanan devlet refleksi, bugün de devreye girmektedir. Bu refleks, zaman zaman irrasyonel görünen kararların arkasındaki rasyonel mantığı oluşturur: “Krizden kaçmak yerine, krizle birlikte yaşamayı ve ondan güç almayı öğren.”

Dolayısıyla İran’ın bugünkü direncini anlamak istiyorsak, onun neye inandığından ziyade, geçmişteki krizlere nasıl dayandığını incelemeliyiz. Çünkü İran’ı neredeyse yarım asırdır ayakta tutan asıl güç, ideolojiden değil, krizleri kendi lehine çevirme kapasitesinden kaynaklanmaktadır. Bu yapı, bu haliyle hem rakiplerini hem de analistleri yanıltmaya devam edebilir.

Exit mobile version