Bir bankacı düşünün…
Her gün milyonlarca liralık riski yönetiyor…
Ekonomiyi okuyor…
Müşteriyi sakinleştiriyor…
Şirket kurtarıyor…
Tahsilat yapıyor…
Hedef taşıyor…
Ama ay sonunda kendi maaşını hesap makinesiyle toparlamaya çalışıyor.
Enflasyon yükseliyor…
Bankaların nominal gelirleri büyüyor…
Bilançolar kabarıyor…
Fakat masanın diğer tarafında başka bir cümle kuruluyor:
“Bu karlılık sermayeye göre yeterli değil.”
Özellikle yabancı ortaklı bankalarda mesele artık sadece büyümek değil…
Global merkezlerin beklentilerini karşılamak.
Türkiye gibi yüksek enflasyonlu ekonomilerde bankalar nominal olarak güçlü karlar açıklasa da, yabancı yatırımcı çoğu zaman tabloya farklı bakıyor.
Onlar için önemli olan yalnızca açıklanan kar değil; sermayenin ne kadar verimli kullanıldığı, özkaynak karlılığı , dolar/euro bazlı getiri ve grup içindeki diğer ülkelerle kıyaslama.
Yani şube çalışanı yoğun tempoda “rekor kar” haberlerini görürken, merkez ofislerde aynı rakamlar bazen “beklentinin altında performans” olarak yorumlanabiliyor.
Bu da aşağıya doğru yeni baskılar olarak iniyor:
Daha yüksek hedefler…
Daha fazla satış beklentisi…
Daha düşük maliyet politikası…
Ve maaş artışlarında daha kontrollü yaklaşım…
Üstelik çoğu zaman yüksek maaşlı küçük yönetici kadrolarının oluşturduğu toplam maliyet gerekçe gösterilerek, binlerce çalışanın ücret artışı daha sınırlı tutuluyor.
Sahanın yükünü taşıyan geniş çalışan kitlesi ise aynı enflasyonun içinde yaşamaya çalışıyor.
Oysa aynı bankacı;
Artan hedeflerle çalışıyor,
Azalan motivasyonla ayakta kalıyor,
Daha agresif müşteri baskısıyla uğraşıyor,
Her gün biraz daha pahalılaşan hayatın içinde yaşam mücadelesi veriyor.
Bankacılık artık sadece finans işi değil…
Psikolojik dayanıklılık işi.
Ve sektörün en büyük riski artık batık krediler değil belki de…
Sessizce tükenen insanlar.