Son Kilometre Neden Bitmiyor?

Dr. Ayhan Bülent Toptaş

Dr. Ayhan Bülent Toptaş

Tek haneli yıllık enflasyonu (yüzde 8,55) son kez 2019 yılının Ekim ayında görmüştük. Sonrasında yaklaşık beş yıl süreyle yüksek ve oynak bir enflasyon Türkiye ekonomisini zorladı. 2024 Mayısından itibaren bir tür dezenflasyon süreci oluştu. O ay ikinci büyük zirvesini (Yüzde 75,45) yapan yıllık enflasyon sonraki aylarda düzenli biçimde geriledi. Ancak yıllık enflasyon verileri dikkatle incelendiğinde, bu gerilemenin geçen yılın başından itibaren giderek hız kaybettiği ve bir platoya takıldığı görülüyor. Enflasyonun son yıllardaki seyrini üç farklı dönemde ele alabiliriz. Son iki yılın seyri aslında Tablo 1’de görüldüğü gibi üç farklı döneme ayrılıyor.

Tablo 1: Dönemler İtibariyla Enflasyonun Düşüş Hızı

DönemYıllık EnflasyonSürecin Görünümü
Mayıs-Ağustos 202475-52Çok hızlı düşüş
Eylül 2024-Ocak 202549-42Belirgin yavaşlama
Şubat 2025-Haziran 2026                    39-32Plato oluşumu

                                               Kaynak: TCMB

Tablo oldukça çarpıcı. Zirveden sonraki ilk dört ayda yaklaşık 23 puanlık düşüş gerçekleşirken, son on yedi ayda enflasyon yalnızca 7 puan gerileyebildi. Başka bir ifadeyle Türkiye, yüksek enflasyonu aşağı çekmede başarılı oldu ama orta seviyelerdeki enflasyonu düşürmekte aynı başarıyı gösteremedi. Bu oldukça ciddi bir problem.

Son kilometre uzadıkça uzadı

Ekonomi literatüründe buna “last mile problem”, yani “son kilometre problemi” adı veriliyor. Kavram aslında lojistikten geliyor. Bir ürünü yüzlerce kilometre taşımak çoğu zaman kolaydır. En zahmetli bölüm ise müşterinin kapısına kadar ulaştırıldığı son kilometredir. Enflasyonla mücadelede de durum buna benzerdir. İlk aşamada baz etkisi, sıkı para politikası, talepteki yavaşlama ve kur istikrarı birlikte çalışır. Bu nedenle yıllık enflasyon hızla geriler. Ancak baz etkisi ortadan kalktığında iş değişir. Artık kira enflasyonunu düşürmek gerekir. Hizmet sektöründeki fiyatlama davranışlarını değiştirmek gerekir. Ücret artışlarını enflasyon beklentilerinden koparmak gerekir. Firmaların gelecek enflasyon algısını kırmak gerekir. Yani mücadele teknik olarak çok daha zor bir aşamaya girer.

Türkiye açısından dikkat çekici olan ise şu: Biz son kilometreye yeni girmedik. Yaklaşık on yedi aydır son kilometrede ilerlemeye çalışıyoruz. Dolayısıyla bugün tartışılması gereken konu neden son bölümde bu kadar belirgin biçimde yavaşlandığıdır.

Geçmiş de aynı hikâyeyi anlatıyor

Aslında son kilometre problemi Türkiye için yeni değil. 1994 krizinin ardından da benzer bir süreç yaşandı. 2001 krizinden sonraki dezenflasyon döneminde de ilk aşamada hızlı sonuçlar alınırken, enflasyon belirli bir seviyenin altına indikçe düşüş hızı belirgin biçimde yavaşladı.

Ancak bugünkü tabloyu geçmişten ayıran önemli bir fark var: Önceki dezenflasyon programları, siyasi istikrarın güçlendiği ve reform gündeminin daha belirgin olduğu dönemlerde yürütülüyordu. Bugün ise ekonomi yönetimi, yalnızca yüksek enflasyonla değil; aynı zamanda yüksek belirsizlikle de mücadele etmek zorunda.

Yüzde 30’lara takılma riski

Kamuoyunda çoğu zaman “Enflasyon yeniden yükselir mi?” sorusu soruluyor. Halbuki bundan daha önemli bir risk bulunuyor. Ya enflasyon yüzde 30’lu seviyelerde kalıcı hale gelirse? İşte bu ihtimal yeterince tartışılmıyor. Halbuki kronikleşmiş orta-yüksek enflasyon da en az yüksek enflasyon kadar tehlikelidir. Şirketler fiyatlarını buna göre belirler. Çalışanlar ücret taleplerini buna göre oluşturur. Bankalar kredi faizlerini buna göre hesaplar. Tasarruf sahipleri buna göre yatırım tercihi yapar. Bir süre sonra ekonomik aktörler yüzde 30’luk enflasyonu olağan kabul etmeye başlar. Bu büyük bir tehlikedir. Çünkü beklentiler bu seviyeye yerleştiğinde enflasyonu yeniden aşağı çekmek çok daha maliyetli hale gelir.

Seçim sath-ı maili ve siyasi belirsizlik

Bundan sonraki süreç, geride kalan on yedi aydan daha kolay olmayacak. Tam tersine daha zor olacak. Çünkü Türkiye giderek seçim hatt-ı mailine giriyor. Henüz resmi takvim başlamasa da siyasetin gündemi büyük ölçüde seçim ekseninde şekilleniyor. Böyle dönemlerde kamu harcamalarını artırma baskısı güçlenir. Faizlerin düşürülmesi talepleri artar ve iktidarın bu taleplere karşı direnci azalır. Kredi genişlemesini destekleyen beklentiler yükselir. Ücret artışları konusunda siyasi baskılar yoğunlaşır. Buna karşın yüzde 30’lardan yüzde 20’lere inebilmek, tam tersine, uzun süreli politika disiplini gerektirir. Bu nedenle seçim ekonomisi ile dezenflasyon programı arasındaki gerilim önümüzdeki dönemde çok daha görünür hale gelebilir.

Buna bir de siyaset kurumunun ürettiği belirsizlikler ekleniyor. Son dönemde yaşanan siyasi gerilimler, yargı süreçleri, erken seçim tartışmaları ve kurumsal yapıya ilişkin soru işaretleri yalnızca siyasi gündemi değil, ekonomik beklentileri de etkiliyor. Oysa enflasyonla mücadelede beklenti yönetimi, faiz kadar önemlidir. Vatandaş geleceğe güven duymazsa tasarruf davranışı değişir. Şirketler fiyatlama reflekslerini korur. Yatırım kararları ertelenir. Yabancı sermaye daha temkinli davranır. Bütün bunlar para politikasının etkinliğini azaltır. Dolayısıyla bugün Merkez Bankası’nın işi, geçen yıl olduğundan daha da zordur. Çünkü artık yalnızca enflasyonla değil, beklentilerle ve giderek ağırlaşan siyasi atmosferle de mücadele etmektedir.

Ekonomi yönetimi açısından bugün başarının ölçüsü, enflasyonun yüzde 75’ten (göreve geldikleri tarihi esasa alırsak yüzde 38’den) yüzde 32’ye gerilemiş olması değildir. Asıl ölçü, yaklaşık on yedi aydır devam eden son kilometrede neden yalnızca 7 puanlık ilerleme sağlanabildiğidir. Bu soruya ikna edici bir cevap üretilemediği sürece, dezenflasyon programının en zor bölümünün başarıyla tamamlanması çok zor olacak.

Üstelik bundan sonraki dönemde seçim ekonomisinin yaratacağı baskılar ve siyasetteki belirsizlikler dikkate alındığında, son kilometrenin daha da uzaması ihtimali küçümsenmemelidir. Enflasyonla mücadelede ilk başarılar enflasyon rakamlarında görülür. Gerçek başarı ise enflasyon beklentileri değiştiğinde, fiyatlama davranışları normalleştiğinde ve toplum düşük enflasyonun kalıcı olduğuna inandığında ortaya çıkar.

Türkiye henüz rakamlarda önemli bir mesafe alamadı. Beklentilerde ve fiyatlama davranışlarında da yeterli bir dönüşüm henüz gerçekleşmiş değil. Bu noktada tartışılması gereken konu 30 bandının aşağıya doğru nasıl kırılacağıdır.  Çünkü Türkiye’nin önündeki asıl risk, enflasyonun yeniden sıçramasından önce yüzde 30’lu seviyelerin normal haline gelmesidir. Ancak son on yedi ayın verileri gösteriyor ki, beklentilerde ve fiyatlama davranışlarında da esaslı bir dönüşüm henüz gerçekleşmiş değil.

Bugün tartışılması gereken mesele, enflasyonun düşüyor olması değil; neden yüzde 30’lu seviyelerin altına düşemediği olmalıdır. Çünkü Türkiye’nin önündeki asıl risk, enflasyonun yeniden sıçramasından önce, yüzde 30’lu enflasyonun yeni normal haline gelmesidir.

Exit mobile version