İzmir’de bir banka şubesine giren bir kişinin güvenlik görevlisinin silahını alarak soygun girişiminde bulunması, neyse ki polisin kısa sürede müdahalesiyle daha büyük bir faciaya dönüşmeden sona erdi.
Ama bu olayın ardından asıl konuşmamız gereken, soyguncunun niyeti kadar bankaların güvenlik görevlilerine bakışı olmalı.
Çünkü banka güvenlik görevlisi, çoğu zaman sanıldığı gibi yalnızca kasadaki parayı koruyan adam değildir.
O şubeye giren müşterinin de, gişe memurunun da, banka müdürünün de, içeride çalışan diğer insanların da can güvenliğinin ilk halkasıdır.
Ve acı olan şu ki, tehlike geldiğinde bankanın en önünde duran bu insanlar, bankacılık sisteminin gözünde çoğu zaman en arka sıralarda yer alıyor.
Bankanın kasasındaki milyarlarca liranın güvenliği için beline silah verilen kişi, bankanın kendi çalışanı bile değil.
Taşeron şirketin personeli.
Bankanın logosunu taşıyan şubede görev yapıyor ama bankanın kadrosunda değil. Bankanın müşterisini koruyor ama bankanın çalışanı sayılmıyor. Bankanın parasını koruyor ama emeğinin karşılığını belirleyen banka değil.
Sistem kabaca şöyle işliyor:
“Al şu silahı. Şubeyi, parayı, müşteriyi ve çalışanları koru. Gerekirse kendi canını ortaya koy.”
Peki bunun karşılığında ne veriliyor?
Çoğu zaman düşük ücret, ağır çalışma koşulları ve taşeron şirketin belirlediği bir düzen.
Bir insanın beline silah verip hayatını riske atmasını yalnızca “iş tanımı” olarak görmek nasıl bir vicdandır?
Burada mesele yalnızca ücret de değil.
Mesele, bankacılık sektörünün güvenlik çalışanına biçtiği değerdir.
Türkiye’nin en büyük bankaları milyarlarca liralık kârlar açıklıyor. Yönetim kurullarına, üst düzey yöneticilere, teknoloji yatırımlarına, reklam kampanyalarına ve devasa genel müdürlük binalarına milyarlarca lira harcanıyor.
Ama şubelerin kapısında duran ve ilk kurşunun hedefi olabilecek güvenlik görevlisine gelince hesap makinesi çıkarılıyor.
Bir güvenlik görevlisinin maliyeti hesaplanıyor.
Taşeron şirketin komisyonu hesaplanıyor.
Yemek parası hesaplanıyor.
Fazla mesaisi hesaplanıyor.
Ama o insanın hayatının değeri hesaplanmıyor.
Oysa banka şubesinde bir saldırı olduğunda ilk hedeflerden biri kim?
Güvenlik görevlisi.
Soyguncunun karşısında ilk duran kim?
Güvenlik görevlisi.
Bir silahlı saldırıda kendisini koruma şansı en düşük olanlardan biri kim?
Yine güvenlik görevlisi.
Pandemi döneminde de benzer bir tablo yaşamadık mı?
Herkes evine kapanırken bankalar çalışmaya devam etti. Çünkü ekonomi duramazdı. Şubeler açık kaldı, insanlar para çekti, yatırdı, kredi işlemleri yaptı.
O dönemde hayatını kaybeden, hastalanan, risk altında çalışan insanlar arasında banka güvenlik görevlileri de vardı.
Çünkü onların “evden çalışma” lüksü yoktu.
Onlar kapının önünde durmak zorundaydı.
Bugün de aynı insanlardan bankanın güvenliğini sağlamaları bekleniyor.
Ama iş haklarına, ücretlerine, çalışma koşullarına gelince aynı cömertlik gösterilmiyor.
Bu nasıl bir denklem?
Bankanın kârı milyarlarca lira.
Ama insan hayatının maliyeti taşeron sözleşmesindeki birkaç kalemden ibaret.
Üstelik mesele yalnızca maaş değil.
Bu insanların yemek, ulaşım, dinlenme, çalışma saatleri, izin ve sosyal hakları da yıllardır tartışma konusu.
İnsan hayatını koruyan bir işin bu kadar değersizleştirilmesi kabul edilebilir mi?
Bence artık bankacılık sektörünün şu soruya cevap vermesi gerekiyor:
Siz gerçekten güvenlik görevlisini sadece “gider kalemi” olarak mı görüyorsunuz?
Çünkü o kişi sizin şubenizde çalışıyor.
Sizin müşterinizi koruyor.
Sizin çalışanınızı koruyor.
Sizin paranızı koruyor.
Sizin markanızın bulunduğu binanın güvenliğini sağlıyor.
O halde neden sizin çalışanınız değil?
Bankalar, teknoloji şirketlerinden danışmanlık firmalarına kadar pek çok alanda “stratejik insan kaynağı” kavramından söz ediyor.
Ama şubenin kapısındaki silahlı güvenlik görevlisi nedense bu stratejik insan kaynağının dışında kalıyor.
Çünkü taşeron.
Ne kolay kelime!
Taşeron.
Bir kelimeyle sorumluluğu başka bir şirketin üzerine bırakabiliyorsunuz.
Ama saldırı olduğunda, o güvenlik görevlisinin arkasında duran yine banka.
Çünkü müşterinin gözünde o insan taşeron değil.
Bankanın güvenlik görevlisi.
Bankanın kapısında duruyor.
Bankanın üniformasını giyiyor.
Bankanın müşterisini koruyor.
Fakat maaş bordrosunda banka yok.
İşte Türkiye’de taşeronlaşmanın en büyük çelişkilerinden biri tam da burada ortaya çıkıyor.
Sorumluluk bankanın, risk çalışanın, kâr bankanın, düşük ücret çalışanın.
Böyle bir sistemin sürdürülebilir olduğunu söylemek mümkün değil.
Üstelik güvenlik işi sıradan bir iş de değil.
Beline silah verilen bir insana yalnızca silah vermek yetmez. Eğitim gerekir. Psikolojik hazırlık gerekir. Düzenli tatbikat gerekir. Çalışma saatlerinin insan sağlığına uygun olması gerekir. Dinlenme hakkı gerekir. Ve bütün bunların üzerinde, yaptığı işin ağırlığına uygun bir ücret gerekir.
Çünkü siz bir insana “Gerekirse hayatını ortaya koy” diyorsanız, bunun karşılığında asgari ücret mantığıyla hareket edemezsiniz.
Bir insanın hayatını riske atmasını asgari ücretle satın alamazsınız.
Bankalar bunu artık anlamak zorunda.
Güvenlik görevlisi bankanın kapısındaki dekor değildir.
Kasadaki paranın sigortası hiç değildir.
O insan, şubenin can güvenliği zincirinin en önemli halkalarından biridir.
Bankalar kârlarını açıklarken bu insanların emeğini de açıklamalı.
Yöneticilerine milyonlarca lira öderken, şubenin kapısında duran insanın maaşını da düşünmeli.
Reklama milyonlar harcarken, çalışanının yemek parasından kısmamalı.
Ve en önemlisi, milyarlarca liralık kâr açıklayan bir sektör, güvenliğini emanet ettiği insanlara “taşeron personel” muamelesi yapmaktan vazgeçmeli.
Çünkü bir gün o kapıdan içeri para için değil, silah için biri girebilir.
O gün bankanın ilk savunma hattı yine o güvenlik görevlisi olacaktır.
Ve o insanın elindeki silah bankanın parasını değil, belki de içerideki onlarca insanın hayatını koruyacaktır.
İşte o zaman herkes onun ne kadar önemli olduğunu anlayacaktır.
Ama mesele şu:
Bir insanın değerini anlamak için önce ölmesini ya da vurulmasını beklemek zorunda mıyız?
Bence bankacılık sektörünün artık bu soruya cevap verme zamanı geldi.
Çünkü güvenliği taşerona devredebilirsiniz.
Ama vicdanınızı taşerona devredemezsiniz.

