Türkiye finans piyasalarında son dönemde ciddi bir fırtına yaşanıyor.
Fonlar büyük zararlar yazıyor, bazı şirketler zor durumda kalıyor, yatırımcıların ciddi kayıpları gündeme geliyor. Sermaye Piyasası Kurulu ise neredeyse her gün yeni bir düzenleme yapmak zorunda kalıyor.
Önce şunu açıkça söyleyeyim: Bugünkü SPK yönetimine yönelik bir eleştiri getirmiyorum.
Ama kurum olarak SPK’nın geçmişte yaptığı büyük bir yanlışı da görmezden gelemeyiz.
Fon piyasasının bu kadar kontrolsüz biçimde büyümesine, bazı yapıların taşıyabileceğinden çok daha büyük hale gelmesine ve risklerin birikmesine zamanında yeterince müdahale edilmedi.
Bugün yaşadığımız sıkıntıların önemli bir bölümü, aslında gecikmiş müdahalenin sonucudur.
Şimdi neşter vuruluyor.
Bazıları “Vur dedi, öldürdü” diyor.
Ben bu eleştiriye katılmıyorum.
Ortada bir sorun varsa neşter vurulmalıdır. Bazen piyasayı kurtarmak için piyasanın bir bölümünü acıtmanız gerekir. Asıl sorulması gereken soru, neşterin bugün neden vurulduğu değil, neden daha önce vurulmadığıdır.
Fakat bütün bu tartışmaların arasında gözden kaçan başka bir konu var.
Ben bugün bir devlet kurumunu özellikle tebrik etmek istiyorum.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nu.
Ve kurumun başındaki Prof. Dr. Şahap Kavcıoğlu’nu.
Çünkü BDDK’nın son dönemde tasarruf finansman sektöründe attığı adımların, bugün konuştuğumuz fon tartışmasından çok daha büyük bir anlam taşıdığını düşünüyorum.
Bunun en çarpıcı örneği ise Katılımevim süreci.
Katılımevim’in Tera Grubu’na devriyle birlikte ortaya çıkan tablo, sadece bir şirketin el değiştirmesi olarak okunmamalı.
Tasarruf finansman sektörü, milyonlarca liralık değil, milyarlarca liralık fonların ve çok sayıda tasarruf sahibinin dahil olduğu son derece hassas bir alan.
Böyle bir yapıda büyük bir şirketin karşı karşıya kalabileceği herhangi bir sorun, sadece o şirketin bilançosunda kalmaz. Diğer şirketlere, tasarruf sahiplerine, sektöre ve dolayısıyla finansal sisteme yayılabilecek bir zincirleme etki yaratabilir.
Benim edindiğim izlenim şu:
Türkiye son birkaç gün içerisinde çok daha büyük bir finansal krizin eşiğinden döndü.
Ve bu sürecin nasıl yönetildiğinin bütün ayrıntılarını henüz bilmiyoruz.
Zaten bilmememiz de normal.
Finansal sistemlerde bazı müdahaleler kamuoyunun gözü önünde yapılmaz. Çünkü yanlış zamanda açıklanacak tek bir bilgi, zaten hassas olan bir yapıyı daha da kırılgan hale getirebilir.
Katılımevim konusunda son günlerde neler yaşandığını, hangi görüşmelerin yapıldığını, hangi risklerin masaya yatırıldığını ve BDDK’nın hangi noktada devreye girdiğini zaman içinde daha ayrıntılı öğreneceğiz.
Ama bugün bildiğimiz bir şey var:
BDDK süreci yönetmiş ve sistemin daha büyük bir probleme dönüşmesini engelleyecek adımlar atmıştır.
İşte burada devlet kurumunun gerçek görevi ortaya çıkıyor.
Kriz çıktıktan sonra müdahale etmek kolaydır.
Asıl maharet, krizin nereye doğru ilerlediğini önceden görmek ve henüz bütün sistem sarsılmadan frene basabilmektir.
BDDK’nın tasarruf finansman alanındaki yeni düzenlemeleri de bu açıdan çok önemli.
Bir kişinin aynı şirket üzerinden sahip olabileceği aktif sözleşme sayısının sınırlandırılması, finansman tutarlarına üst limit getirilmesi, fon havuzlarının değerlendirilebileceği alanların daha sıkı kurallara bağlanması ve erken teslim oranının yeniden düzenlenmesi, sektörün büyümesine değil kontrolsüz risk birikimine müdahale anlamına geliyor.
Bunlar belki SPK’nın fon piyasasına yönelik kararları kadar gündem yaratmıyor.
Ama finansal istikrar açısından çok daha önemli sonuçlar doğurabilecek düzenlemeler.
Çünkü tasarruf finansman sektöründe mesele sadece şirketlerin kârı değil.
Ortada insanların yıllarca biriktirdiği paralar var.
Bir ailenin ev hayali var.
Bir esnafın iş yeri hayali var.
Bir vatandaşın otomobil almak için sisteme yatırdığı tasarrufu var.
Dolayısıyla burada ortaya çıkabilecek bir güven krizinin ekonomik maliyeti, bilançolarda görünen zarardan çok daha büyük olabilir.
İşte BDDK’nın Katılımevim sürecindeki yaklaşımını bu nedenle önemsiyorum.
Belki tarihin en büyük krizlerinden biri yaşanabilirdi.
Belki de yaşanmadı.
Ve eğer yaşanmadıysa, bunun değeri kriz çıktıktan sonra değil, bugün anlaşılmalı.
Çünkü düzenleyici kurumların en büyük başarısı bazen önledikleri krizdir.
Kimsenin görmediği, manşetlere çıkmayan, televizyonlarda tartışılmayan krizler…
Bir düzenleyicinin başarısını sadece aldığı kararların sayısıyla ölçmemek gerekir.
Bazen en başarılı düzenleme, hiç yaşanmayan krizdir.
Bazen en önemli kamu müdahalesi, kamuoyunun hiçbir şey fark etmediği müdahaledir.
BDDK’nın burada yaptığı tam olarak budur.
Üstelik bunu büyük bir gürültü koparmadan yaptı.
Ben devlet kurumlarında böyle bir anlayışın hâlâ var olduğunu görmekten memnuniyet duyuyorum.
Bugün Türkiye’de finansal sistemin kritik noktalarında, piyasayı bilen, riskleri okuyabilen ve gerektiğinde siyasi tartışmaların dışında kalarak karar verebilen yöneticilere ihtiyacımız var.
Bu nedenle Prof. Dr. Şahap Kavcıoğlu’nu ayrıca tebrik ediyorum.
Bu bir siyasi değerlendirme değil.
Bir ekonomi gazetecisi olarak bir kamu kurumunun yaptığı işi değerlendirmeye çalışıyorum.
SPK’nın bugün vurduğu neşterin arkasında geçmiş yıllarda biriken sorunlar varsa, bundan ders çıkarmamız gerekiyor.
Ama BDDK’nın tasarruf finansman sektöründeki yaklaşımı bize başka bir şeyi de gösteriyor:
Devletin kritik kurumlarında hâlâ sistemi bilen, riski gören ve gerektiğinde zamanında müdahale eden insanlar var.
Katılımevim sürecinde son birkaç günde neler yaşandığını henüz tam olarak bilmiyoruz.
Belki ilerleyen günlerde çok daha fazlasını öğreneceğiz.
Fakat şimdiden söyleyebileceğimiz bir şey var:
Türkiye çok daha büyük bir finansal krizin eşiğinden dönmüş olabilir.
Ve eğer gerçekten böyleyse, bunun kahramanları bugün ekranlarda görünmeyen insanlardır.
Kriz çıktıktan sonra müdahale edenler değil, kriz çıkmadan önce sistemi koruyanlar…
BDDK’nın ve Şahap Kavcıoğlu’nun son dönemdeki performansını ben tam da bu nedenle önemli buluyorum.
Finans piyasalarında gerçek başarı, fırtına çıktığında dümeni kırmak değildir.
Asıl başarı, fırtınanın geldiğini önceden görüp gemiyi zamanında güvenli sulara almaktır.

