Bankacılık sektöründe öyle bir skandal yaşandı ki, insanın aklına tek bir soru geliyor: Bu ülkede adalet yalnızca devlete karşı işlenen suçlarda mı aranacak, yoksa hakkı yenilen çalışanın da kapısı çalınacak mı?
Hikâyeyi hatırlayalım.
Rekabet Kurumu, aralarında dev bankaların ve sigorta şirketlerinin de bulunduğu çok sayıda kuruluşun iş gücü piyasasındaki uygulamalarını mercek altına aldı. Soruşturma sırasında şirketlerin insan kaynakları yöneticileri arasındaki yazışmalar incelendi. Ortaya çıkan tablo, iş dünyasının yıllardır görmezden gelinen bir gerçeğini gözler önüne serdi: Bazı şirketler, çalışanlarına ne kadar zam yapacakları ve hangi yan hakları sunacakları konusunda kendi aralarında anlaşmaya varmıştı.
Yani rekabet, müşteriye sunulan ürün ve hizmetlerle sınırlı kalmamış; çalışanların ücretleri ve çalışma koşulları üzerinde de tartışmalı bir iş birliği kurulmuştu.
Rekabet Kurulu bu uygulamalar nedeniyle çok sayıda kuruluşa ağır para cezaları verdi. Cezaların toplamı milyarlarca lirayı buldu. Kuruluşlar arasında milyarlarca liralık ceza ödemek zorunda kalanlar oldu. Bazı şirketler ise pişmanlık ve indirim mekanizmalarından yararlanarak cezalarını indirimli tutarlar üzerinden ödemeye başladı.
Buraya kadar tablo açık. Rekabet Kurumu görevini yaptı, soruşturmasını yürüttü ve yaptırım uyguladı.
Ancak asıl mesele şimdi başlıyor.
Milyarlarca liralık ceza, çalışanın kaybı nerede?
Dikkatinizi çekmek isterim: Söz konusu cezalar, şirketlerin çalışanlarına karşı uyguladıkları politikalarla ilgili ihlaller nedeniyle kesildi. Başka bir ifadeyle, ortada yalnızca rekabet hukukunu ilgilendiren teknik bir dosya yok. Bu dosyanın merkezinde, emeğiyle geçinen insanlar var.
Bir banka düşünün. Çalışanının maaşına ne kadar zam yapacağına, yemek yardımını ne kadar artıracağına normal şartlarda kendisi karar vermeli. Çalışan da emeğinin karşılığını alabilmek için işvereniyle pazarlık edebilmeli. Sendikalar, toplu sözleşmeler ve iş piyasasındaki rekabet bu dengenin temel unsurları.
Peki, işverenler kendi aralarında anlaşarak bu rekabeti zayıflatırsa ne olur?
Çalışanın pazarlık gücü azalır. Daha iyi ücret ve yan hak sunabilecek başka bir işveren bulma imkânı daralabilir. Ücret artışları baskılanabilir. Çalışan, kendi emeğinin piyasa koşullarında hak ettiği karşılığı alamayabilir.
Elbette her bankacının maaşının ne kadar eksik kaldığını, hangi çalışanın ne kadar zarara uğradığını yalnızca soruşturma kararından hareketle hesaplayamayız. Bunun için somut veriler ve kişisel kayıpların ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Ancak ücret rekabetini sınırlayan anlaşmaların çalışanlar bakımından ciddi bir mağduriyet yaratabileceği de göz ardı edilemez.
Üstelik mesele yalnızca maaş zammından ibaret değil. Yemek yardımı, sosyal haklar ve diğer yan ödemeler de çalışanın toplam gelirinin bir parçası. Enflasyonun yüksek seyrettiği, hayat pahalılığının ücretleri hızla erittiği bir dönemde, bu kalemlerdeki her kayıp doğrudan yaşam standardına yansıyor.
Bankacılık gibi yüksek kârlılıkların, milyarlarca liralık işlem hacimlerinin ve büyük ücret paketlerinin konuşulduğu bir sektörde, çalışanın ücretine ilişkin rekabetin kısıtlanması ayrıca sorgulanmalı.
Parayı devlet aldı, peki çalışanın hakkı ne olacak?
Şimdi gelelim işin can alıcı noktasına.
Bankalar ve diğer kuruluşlar cezalarını ödüyor. Devlet, rekabet kurallarının ihlal edilmesi nedeniyle tahsilat yapıyor. Ancak bu cezalar, mağdur olduğunu düşünen çalışanlara doğrudan bir ödeme anlamına gelmiyor.
Ortada ciddi bir paradoks var: Çalışanın aleyhine sonuç doğurabilecek uygulamalar nedeniyle işverenlere ceza kesiliyor ama bu uygulamalardan zarar görmüş olabilecek çalışanların kayıplarının nasıl karşılanacağı sorusu ortada duruyor.
Bir başka ifadeyle, kamu otoritesi ihlale müdahale ediyor; fakat çalışanın cebinden eksilen paranın hesabı ayrıca sorulmuyor.
Burada önemli bir ayrımın altını çizmek gerekiyor. Rekabet Kurumu tarafından kesilen idari para cezası, hukuken kendiliğinden çalışanlara dağıtılacak bir tazminat fonu değil. Cezanın kamuya ödenmesiyle bireysel mağduriyetlerin giderilmesi farklı hukuki süreçler. Dolayısıyla bütün ceza tutarının doğrudan personele aktarılmasını mevcut mevzuatın otomatik bir sonucu gibi sunamayız.
Ama bu durum, çalışanların kayıplarının araştırılmasına gerek olmadığı anlamına da gelmiyor.
Aksine, tam da bu nedenle yeni bir tartışma başlatılmalı.
Rekabet Kurumu’nun tespit ettiği ihlallerin çalışanların ücretlerine ve yan haklarına etkisi incelenmeli. Somut zararı ortaya konulabilen çalışanların hangi hukuki yollarla hak arayabileceği konusunda açık bir çerçeve oluşturulmalı. Gerekirse iş hukuku ve rekabet hukuku uzmanlarının katılımıyla, mağduriyetlerin nasıl giderilebileceğine ilişkin düzenleme seçenekleri değerlendirilmelidir.
Çünkü mesele, bankaların devlete ceza ödemesiyle kapanacak kadar basit değil.
Ücretini alamadığı için borçlanmak zorunda kalan, borçları nedeniyle finansal sıkıntıya düşen ya da işini kaybeden bir bankacı varsa, onun yaşadığı kayıp yalnızca bir bilanço kalemi değildir. Elbette bu sonuçların her birini doğrudan söz konusu anlaşmalara bağlamak için ayrıca kanıt gerekir. Fakat çalışanların uğradığı olası zararların araştırılması da en az cezaların tahsili kadar önemlidir.
Üstelik bankacılık sektöründe çalışanlar, finansal disiplinin ve borç ödeme yükümlülüğünün ne anlama geldiğini herkesten iyi bilir. Kendi müşterisine borcunu ödemediğinde yaptırım uygulayan bir sistemin içinde çalışırlar. Aynı çalışan, geçim sıkıntısı nedeniyle borçlandığında bu kez kendisi zor durumda kalabilir.
İşte burada insanın aklına şu soru geliyor: Çalışanın ücretini baskılayan bir uygulama tespit edilmişse, o çalışanın uğradığı kaybın hesabını kim soracak?
Benim önerim açık: Rekabet ihlali nedeniyle somut zarara uğradığını ortaya koyabilen çalışanların hak aramasını kolaylaştıracak bir mekanizma kurulmalı. Hukuki dayanakları değerlendirilerek, gerekli görülürse işverenlerin sorumluluğu ve çalışanların tazminat talepleri konusunda daha etkili bir yol oluşturulmalı.
Devletin aldığı ceza elbette önemlidir. Rekabet kurallarının ihlal edilmesinin karşılıksız kalmaması gerekir. Ancak adaletin tamamlanması için yalnızca kamu zararının veya kamu yaptırımının hesabını tutmak yetmez; hakkı yenilmiş olabilecek insanların da ne kaybettiğine bakmak gerekir.
Milyarlarca liralık cezalar konuşuluyor. Peki, yıllarca emeğinin karşılığını alamamış olabilecek çalışanların kaybı ne kadar?
Bu sorunun cevabını kimse bilmiyorsa, önce araştırılması gereken de tam olarak budur.
Bankalar cezalarını ödeyerek dosyayı kapatabilir. Peki ya çalışanlar? Onların dosyası ne zaman açılacak?
