Geçtiğimiz ay ortasında medyada Hatay’ın Samandağ ilçesinin Mağaracık mahallesi ile ilgili olarak alınan bir TOKİ projesini hayat geçirmek amacıyla alınan “acele kamulaştırma” kararı sonrasında yüzlerce ağacın kesildiği, halkın tapulu arazilerine müdahale edildiğine dair haberler yer aldı. Bu haberlerde doğal olarak vatandaşın “tapulu” arazilerine girildiği ifadesi oldukça dikkat çekiciydi. Bu olaydan birkaç gün sonra Deva Partisi Tekirdağ millet vekili Cem Avşar konuyu meclis gündemine taşıdı. Avşar, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’a bir dizi soru içeren bir soru önergesi verdi. Sorulardan birisi oldukça dikkat çekiciydi: “Henüz mahkeme süreci devam ederken, fiili durum oluşturularak kolluk kuvvetleri nezaretinde “insanların mülkiyetinde bulunan” tarım arazilerine müdahale ederek, ağaçları sökerek, alt yapıyı tahrip ederek insanlarla karşı karşıya gelmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?”
Benzer bir sorun bu yıl başında Malatya’da da yaşanmıştı. Malatya’da, İkizce mahallesinin sakinleri geçen ocak ayı ortasında tapulu arazilerine el konduğuna dair SMS mesajları almıştı. 6 Şubat depremlerinden sonra ilan edilen olağanüstü hâl kapsamında arazilerin acele kamulaştırılabileceği ve hazineye devredilebileceğine ilişkin cumhurbaşkanı kararnamesi Nisan 2023’te kanunlaşmıştı. Diğer yandan, Anadolu Ajansı tarafından Nisan ayı ortasında yayınlanan bir haberde Denizli; Gaziantep, Malatya, Mersin, Sakarya ve Sivas’ın bazı ilçelerindeki projeler için acele kamulaştırma kararlarının alınacağı belirtilmişti.
Özellikle 6 Şubat depreminden sonra büyük projeler kapsamında sıklıkla başvurulan acele kamulaştırma yönteminin, mülkiyet sahiplerinin haklarını yeterince koruyup korumadığına dair eleştiriler dile getirildi. Acele kamulaştırmada, mahkeme kararı beklenmeden idarenin taşınmaza el koyabilmesi, mülkiyet sahiplerinin hukuki süreçlere erişimini zorlaştırdığı gerekçesiyle tartışmalara neden olabilmekte. Bu nedenle, devlet, acele kamulaştırma gibi olağanüstü bir yetkiyi kullanırken, mülkiyet hakkının Anayasa ile güvence altına alındığını ve bu hakkın ancak kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlanabileceği ilkesini her zaman gözetmelidir. Şeffaflık, adalet, isabetli gerekçelendirme ve hukuki güvencelerin sağlanması, mülkiyet hakkının zedelenmemesi için hayati öneme sahip. Anayasa Mahkemesi’nin bu konudaki kararları da devletin dikkate alması gereken önemli ilkeleri ortaya koymakta.
Kayyum atama yetkisinin kullanılmasında çok dikkatli olunmalı
Geçen Nisan ayındaki bir başka ilginç gelişme de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik soruşturma kapsamında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve TMSF tarafından 101 şahsa ait 24 şirkete doğrudan, 28 şirkete ise denetim kayyumunun atanması oldu. Aynı soruşturma kapsamında geçtiğimiz mart ayının son haftasında 16 şirkete el konulmuştu. Bu kadar çok sayıda firmaya çok kısa bir zaman diliminde kayyum ataması yapılması da oldukça dikkat çekici bir durum.
Kayyum atama yetkisinin kullanılması sonucunda şirket sahiplerinin şirket üzerindeki tasarruf hakları ve dolayısı ile mülkiyet hakkı sınırlanmaktadır. Çok sayıda firma hakkında alınan böylesine ağır tedbirlerin mutlaka hukuki açıdan son derece güçlü bir şekilde gerekçelendirilmesi, yargı süreçlerinin hızlı ve etkili bir şekilde gerçekleştirilmesi çok önemli. Ayrıca atanan kayyumların liyakat yönünden titizlikle seçilmesi, şeffaf ve hesap verebilir olmalarının sağlanması mülkiyet hakkının zedelenmemesi açısından gereklidir.
Hem acele kamulaştırma hem de kayyum atama yetkisinin kullanılmasında devleti haksız bulan ve mülkiyet hakkı ihlali tespiti yapılan Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları mevcuttur. Bu kararlarda söz konusu yetkilerin kullanılmasında gerekçelerin çok açık ve net olması ve mülkiyet hakkının çok acil durumlar dışında zedelenmemesi gerektiği vurgulanmaktadır.
Uluslararası Mülkiyet Hakları Endeksi alarm veriyor
Mülkiyet hakkı piyasa ekonomisinin sağlıklı bir şekilde işlemesi, ekonomik büyümenin sürdürülebilir olması, ekonomik faaliyeti teşvik etmesi ve refahın artması için gerekli olan vazgeçilemez bir kurum. Bu nedenle söz konusu hakkın ne derece korunduğunu takip eden çalışmalar yapılmakta. Bunlardan birisi Uluslararası Mülkiyet Hakları Endeksi (IPRI). Endeks halen, 125 ülkeyi kapsamakta yaklaşık 20 yıldır yayınlanmakta, ekonomik göstergelerle güçlü bir korelasyon göstermekte ve akademisyenler ve politika yapıcılar için önemli bir araç olarak değerlendirilmektedir.
Söz konusu endekste Türkiye 2014 yılında çok iyi bir puana sahip ve ülkeler sıralamasında iyi bir konumdayken sonraki yıllarda hem puan hem sıralama olarak gerilediği görülmekte. Söz konusu yılda Türkiye’nin puanı 5.6 ve ülkelerarası sıralamadaki yeri 45 iken 2024 yılına gelindiğinde puanın 4.25’e ve sıralamadaki yerin 92’ye gerilediği görülmekte. Grafik 1’de Türkiye’nin ülkeler sıralamasında nasıl gerilediği yer almakta.
Grafik 1: Uluslararası Mülkiyet Hakları Endeksi ve Türkiye

Kaynak: https://internationalpropertyrightsindex.org/countries
Tabii ki endeks sıralamasındaki kötüleşmenin Türkiye’deki gelişmeleri yüzde yüz yansıttığını düşünmek doğru olmaz. Her türlü veriye olduğu gibi bu veriye de ihtiyatlı yaklaşmak gerekir. Bununla birlikte, böyle bir endeksi bir kenara atmak da doğru olmaz. Endeksin özellikle yargı bağımsızlığı, siyasal istikrar gibi alt bileşenlerindeki değişimleri takip etmek, gerekirse bunlarla ilgili kendi anketlerini yaparak endeksteki tespitlerin isabetliliğini değerlendirmek gerekir. Çünkü, enflasyon, istihdam, büyüme, cari denge, para politikası, maliye politikası vb. konularda çalışmalar yaparken bunların nasıl bir zeminde oluştuğunun veya oluşturulduğunun iyi anlaşılması gerekir. Piyasa ekonomisinin zeminini oluşturan unsurlar gerektiği gibi çalışmıyorsa ekonomi yönetiminin gayretlerinin verimli olması oldukça zorlaşacaktır. Ekonomi yönetiminin başarılı olması için piyasa ekonomisinin gerektirdiği kurumların etkili bir şekilde çalışması hayati öneme sahiptir.






