Gelecekte 2025 yılının Türkiye ekonomisi yalnızca enflasyon, döviz, faiz ve büyüme tartışmalarıyla değil, “operasyon ekonomisi” diyebileceğimiz bir olguyla da anılacak. Belediyelere, şirketlere, büyük holdinglere kadar uzanan kapsamlı adli operasyonlar hem piyasalarda hem toplumda derin bir sarsıntı yarattı. Yüzlerce gözaltı, tutuklama ve suçlama arasında ekonomi kadar güven de yara aldı. Ancak bu tablonun ardında asıl sorulması gereken başka bir soru var: Sistem neden bu kadar açık veriyor?
Toplumun geniş bir kesiminde, yargının ve kolluk kuvvetlerinin bu operasyonları iktidarın siyasi gündemine paralel biçimde yürüttüğü, hatta ana amacın iktidarın yeniden seçilmesini sağlamak olduğu yönünde güçlü bir algı var.
Bu algı doğru olsun ya da olmasın, sonuç aynı: ekonomik güven erozyonu büyüyor.
Yatırımcı, bürokrat, iş insanı ya da sıradan vatandaş fark etmiyor — herkesin ortak duygusu belirsizlik. Yargıya duyulan güven sarsıldığında, piyasalar da kendini güvende hissetmiyor. Çünkü ekonomik istikrarın sağlanmasında ekonomi politikaları kadar kurumsal öngörülebilirlik de önemli.
Bu sistem kendini neden olağan yollarla koruyamıyor?
Operasyonların gösterdiği tablo, bireysel suistimal iddialarından çok daha derin bir soruna işaret ediyor. Sistem kendini olağan yollarla koruyamıyor. Çünkü kurumsal denetim zinciri iyi işlemiyor.
- Kurumlar Sayıştay raporlarını ciddiye almıyor,
- Hükümet Sayıştay raporlarının önemi hakkında kurumlara yeterli telkin ve yönlendirmede bulunmuyor,
- Belediyeler ve iştirakler yeterince şeffaf değil,
- Üst düzey kamu yöneticilerinin mal beyanları düzenli denetime tabi tutulmuyor,
- Kurumların iç denetim mekanizmaları göstermelik ve etkisiz,
- İhbar mekanizmaları çalışmıyor.
Bu boşluklar, etik dışı çıkar ağlarını besleyebiliyor. Sonuçta sistem, kendini denetleyemediği için sorunlar aşırı bir biçimde birikiyor, birikiyor ve “dıştan gelen operasyonlara” mahkûm hale geliyor. Operasyonlar piyasa üzerinde olumsuz etkiler yaratıyor:
- Yabancı yatırımcı, hukuki öngörülebilirliği zayıf bir ekonomiye uzun vadeli sermaye göndermiyor.
- Yerli yatırımcı, riskli bir ortamda yeni yatırım kararlarını erteliyor.
- Bürokrasi, “hata yapmamak için” veya “yanlış bir işe bulaşmamak” için karar almaktan kaçınıyor.
Ekonominin kırılganlığı, sadece makro göstergelerden değil, güven zincirinin kopmasından da kaynaklanıyor. Her operasyon dalgası, piyasada şu soruları gündemi getiriyor: “Oraya sıçrar mı, buraya sıçrar mı? Bu ciddi bir arka planı olan bir operasyon mu? Yoksa siyasi mi? Bu sistem kendini neden olağan yollarla koruyamıyor? İstikrarın temeli olan güven, her dalgada bir kez daha sarsılıyor.
Güven operasyonuna ihtiyaç var
Bu operasyon dalgası, bir bakıma sistemin kendi arızalarını gösteren bir stres testi. Çözüm, sadece bireyleri cezalandırmakta değil; kurumsal yeniden yapılanmada yatıyor. Sayıştay ve Kamu Denetçiliği Kurumu’nun bağımsızlığı, sadece mevzuatta değil, bütçe ve atama süreçlerinde de güvenceye alınmalı. Tüm kamu kurumlarının mali raporları uluslararası standartlarda, halka açık ve erişilebilir olmalı. Kurum içi “ihbar koruma” mekanizmaları kurulmalı; yolsuzluk bildiren çalışanlar cezalandırılmak yerine korunmalı. Operasyonların olumsuz etkisini azaltmanın en güçlü yolu, hukuki süreçlerin tarafsızlığına toplumun yeniden inanmasını sağlamak.
Türkiye ekonomisi bugün bir yol ayrımında. “Suçla mücadele” adı altında yürüyen birtakım operasyonlar var. Bununla birlikte, diğer yanda bu operasyonlara yol açan kurumsal zafiyetler var. Sorun, bireylerde değil; sistemi açık bırakan yapısal eksikliklerde. Eğer bu operasyonlar, sistemin zayıf halkalarını güçlendirmek için bir fırsat olarak görülürse, Türkiye sadece ekonomisini değil, kurumsal itibarını da yeniden inşa edebilir.
Aksi halde, birkaç yıl sonra yine aynı manşetleri okuruz: “Yeni bir operasyon dalgası başladı…” Ve biz, yine aynı soruyu sorarız: Sistem neden hâlâ bu kadar açık veriyor?





