BELEDİYE AŞKINLIĞI: BASKI HATASI DEĞİL, AŞKIN BELEDİYESİ
Yaklaşık bir aydır İran İsrail Amerika hattındaki savaşın her seyrini tartışıyor, Türkiye’ye etkilerini konuşuyoruz. Küresel krizde en kırılgan ekonomilerden birine sahip olduğumuz da ortada. Ancak savaşın Türkiye’nin iç dinamiklerine yansıması, ne yazık ki ekonomi politikalarıyla değil, belediyelerdeki “aşk üçgenleriyle” karşımıza çıkıyor.
Milli ekonomi, milli tarım politikaları, kısa ve orta vadeli programlar… Bunları bırakın duymayı, artık dile getiren bile yok.
Avrupa’da önlem paketleri meclis kürsülerinde tartışılırken, Türkiye’de gündem bambaşka: Prime time kuşağında savaş senaryoları, belediyelerin arka bahçelerinde de konuşulan arazi ve orman rantları, borsa manipülasyonları ve “altın iner mi, çıkar mı?” soruları…
Gündem skandallarla yoğun ve her biri ahlaki sorgu içeriyor.
Belediye başkanlarında ise dikkat çeken başka bir tablo var: Hedonik adaptasyon, narsistik beslenme ve güç zehirlenmesi. Güce ulaşan bazı isimlerin, kendi değerini artırma çabasını kişisel hayatları üzerinden kurmaya çalıştığını görüyoruz. Belki de üst düzey pozisyonlara getirilecek kişiler için psikolojik değerlendirmeler artık bir seçenek değil, zorunluluk olmalı.
Biz çocuklarımızı eğitmekten söz ederken, o çocukları yetiştirenleri gözden kaçırıyoruz. Ve sonra dönüp ahlak tartışması yapıyoruz.
Özellikle özgüveni zayıf, gelişimini tamamlayamamış bazı erkeklerin güce ulaştıktan sonra sergilediği klasik refleks değişmiyor: araba değiştirmek, eş değiştirmek ya da hayatına yeni ilişkiler eklemek…
Benim gibi birçok yurttaş, ülkenin milli ekonomi ve üretim politikalarının büyük bir sınavdan geçtiğini düşünürken; muhalefetin, bir tür “sırat köprüsü” üzerinde yürür gibi ilerlediği bu dönemde, bazı belediye başkanlarının aşk sarmallarıyla gündeme gelmesini kabullenmek zorunda kalıyor, yapmış olduğu yanlış seçimlerini sorguluyor. Oy veren seçmen açısından bu tablo gerçekten üzücü.
Özür Dilememelisin Sayın Özel Yönetmelisin…
CHP lideri Sayın Özgür Özel’in bu süreçte yalnızca açıklama yapmakla yetinmeyip; partiyi ve belediyeleri 360 derece bir yönetim anlayışıyla denetlemesi, kontrol etmesi ve gerektiğinde gizli denetim mekanizmalarını devreye alması gerekiyor.
Daha önce de yazdığım gibi, Ekrem İmamoğlu davası, CHP’nin neredeyse tek gündemi haline gelmiş durumda. Oysa kazanılan belediyelerin asli görevi; ilçe sorunlarını çözmek, köy yollarını iyileştirmek, ulaşımı düzenlemek ve somut hizmet üretmek olmalıydı. Bunun yerine “kazandık, bitti” rehavetiyle hareket edildi ve birçok belediye adeta başıboş bırakıldı.
- Yanlış kadrolar, liyakat eksikliği ve eş-dost ilişkileriyle yapılan atamalar, yönetim zafiyetini kaçınılmaz hale getirdi. Özrü kabahatinden beter açıklamalar ile Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki, Kamu Zararının İadesi yapılacağı konuyla ilgili yaptığı açıklamada sorumluluğu üstlenerek, çalışılmadan alınan maaşların kamu zararı olarak şahsen karşılanacağını ve belediye kasasına iade edileceğini belirtmiştir.
İktidara yöneltilen eleştirilerin benzerlerinin muhalefet tarafından da tekrarlanması ise ayrı bir çelişki. Oysa bir Alman atasözü der ki: “Güven iyidir, kontrol daha iyidir.” Siyaset yapmak isteyen, şirket yönetmek isteyen ülkeyi yönetmeye aday herkesin bu sözü kulağına küpe etmesi gerekir.
Benzer bir tabloyu geçmişte farklı kurumlarda da gördük. Örneğin 2019 yılında Avusturya Türk İslam Birliği bünyesinde patlak veren bağış skandalı yeniden gündeme geldi. Demek ki denetimsizlik, kurum fark etmeksizin benzer sonuçlar doğuruyor.
Bugün ise yerel yönetimlerde yaşanan bazı olaylar, gücün nasıl istismar edilebildiğini açıkça gösteriyor. Bu noktada yalnızca siyasetçilerin değil, ailelerin ve toplumun da sorumluluğu var. Genç bir kadının, kendisinden çok daha yaşlı bir erkekle ilişki kurmasını yalnızca “aşk” ile açıklamak ne kadar mümkün? Peki bu kızı kendisinden oldukça büyük yaş farkı olan kişi ile ilişkiye iten güç ne? Ailesi nasıl tepki verdi? Bu ilişkiden aileye yansıyan bir bedel var mı? Aslında en derin incelenmesi gereken konu bu değil mi? Aile bu ilişkiye göz yumdu mu? Kızı işe gitmeden maaş alıyor bu garip gelmedi mi? Bizim hem kızlarımızı hem de bu erkeklerin yaklaşımlarına ters bir şekilde cevap verebilecek nesiller yetiştirmek olmalı. Cam tavan sendromu genç kızlarımızı gelecek endişesi veya ekonomik olarak da zayıf bir aileden geliyorsa ya da anne babadan biri hayatta değilse gibi gibi durumlar bu tarz ilişkilerin yolunu açıyor veya suça sürüklüyor .Ahlak ve değerler eğitimi tam da buralarda pus kuruyor.
Demokratik ülkelerde iktidar ya da muhalefet fark etmeksizin benzer olaylar medyada eşit şekilde yer bulmalıdır. Aksi halde terazinin kantarı kaçıyor.
CHP’nin zaman zaman muhalefette yalnız kalmasının nedenlerinden biri de diğer partilerle kurulamayan siyasi denge. Zafer Partisi ve İYİ Parti ile yaşanan ayrışmalar bunun bir sonucu. Öte yandan Milliyetçi Hareket Partisi’nin dönüşümü de siyasetteki dengeleri değiştirmiş durumda.
Bugün toplumda giderek yayılan bir kanaat var: “Siyaseti artık idealist ve dürüst insanlar yapmıyor.” Bu genelleme ne kadar doğru tartışılır, ancak ahlaki aşınmanın arttığı da inkâr edilemez. Bunun temelinde sadece ekonomi değil; sosyal medyanın etkisi ve değerler sisteminin dönüşümü de yatıyor.
Siyaset, giderek bir “rant alanı” olarak görülüyor. Gücü elde edenin her şeyi elde edebileceği düşüncesi yaygınlaşıyor. Bu da hem iş dünyasında hem kamuda etik dışı ilişkileri normalleştiriyor.
Oysa çözüm belli: üretime, eğitime ve kurumsal ahlaka geri dönmek.
Siyasetin yeniden proje üretmeye, sorumluluk almaya ve hesap vermeye dönmesi gerekiyor. En büyük sınavımızı ; güçlü bir eğitim sistemi, ulusal devlet bilincini koruyarak ve acil güçlendirilmesi gereken milli sanayi politikaları ile birlikte sağlam tarım politikalarıyla vermeliyiz.
Çünkü mesele yalnızca bugünün skandalları değil, yarının Türkiye’sidir.
Ve ne yazık ki o yarın, her geçen gün Avrupa’dan biraz daha uzaklaşıyor.





