Gündemimizdeki toksik fonlarda görülen günlük, olağandışı yükseliş ve düşüşlerin yalnızca piyasa hareketleri olarak değerlendirilmemesi gerektiği kanaatindeyim. Bu tür işlemlerin, bazı durumlarda finansal sistem içerisinde yeni bir para kaynağı yaratma veya mevcut varlıkların kaynağını meşrulaştırma amacıyla kullanılıp kullanılmadığının da araştırılması gerekir.
Burada asıl soru çok basit:
Paranın kaynağı nereden geldi?
Modern finansal sistemin temel prensiplerinden biri müşterinin tanınması, işlemlerin izlenmesi ve gerektiğinde fonun kaynağının sorgulanmasıdır. FATF standartları da finansal kuruluşların müşterinin kimliğini doğrulamasını, gerçek faydalanıcıyı belirlemesini, işlemleri müşterinin profiliyle uyumu açısından izlemesini ve gerektiğinde fonun kaynağı hakkında bilgi edinmesini öngörüyor. Şüpheli işlemlerde ise belirli bir parasal sınırı beklemek gerekmiyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca sisteme ne kadar para girdiği değildir. Asıl mesele, o paranın ekonomik ve finansal kaynağının açıklanabilir olup olmadığıdır.
“Düğünümde takılan altınlar”, “ebeveynlerimden kalan döviz”, “yıllardır biriktirdiğim para” gibi açıklamalar elbette mümkün olabilir. Ancak yüksek tutarlı veya olağandışı bir varlık hareketi söz konusu olduğunda, yalnızca sözlü beyanın yeterli kabul edilmesi yerine, bu beyanın finansal kayıtlarla desteklenip desteklenmediğinin araştırılması gerekir.
Fonlardaki hareketler de incelenmeli
Aynı yaklaşım yatırım fonları açısından da geçerli olmalıdır. Özellikle kısa sürede olağandışı değer değişimleri gösteren fonlarda; bu hareketlerin arkasındaki menkul kıymet işlemleri, işlem hacimleri, fon giriş ve çıkışları ile portföydeki varlıkların gerçek piyasa koşullarıyla uyumu birlikte incelenmelidir.
Bir fonun değeri gerçekten ekonomik bir değer artışı nedeniyle mi yükseldi, yoksa portföyündeki bazı varlıkların fiyat hareketleri mi bu değeri oluşturdu?
Bu sorunun cevabı da para kaynağının araştırılması kadar önemlidir.
Türkiye de uluslararası AML/CFT standartlarının parçasıdır. FATF’nin Türkiye değerlendirmesinde müşteri durum tespiti, şüpheli işlem bildirimi ve kayıt tutma gibi alanlarda düzenlemeler bulunuyor.
Bu nedenle yapılması gereken şey aslında bellidir:
Kaynağı belirsiz varlık hareketlerinin üzerine gitmek ve paranın sisteme girmeden önceki kaynağını takip etmek.
Özellikle finansal piyasalarda kısa süre içerisinde olağandışı büyüklükte değer yaratıldığı düşünülen işlemler varsa; işlemin ekonomik gerekçesi, tarafları, fon akışı ve nihai faydalanıcısı birlikte incelenmelidir.
Çünkü finansal sistemin güvenilirliği yalnızca paranın sisteme girmesiyle sağlanmaz. Paranın nereden geldiğinin ve hangi ekonomik faaliyet sonucunda oluştuğunun da izlenebilir olması gerekir.
“Para gelsin de nasıl gelirse gelsin” anlayışı doğru değil
Türkiye’nin geçmişte dövize duyduğu ihtiyacı gerekçe göstererek “Döviz gelsin de nasıl gelirse gelsin” anlayışına dönmesi doğru bir yaklaşım değildir.
Sisteme giren paranın kaynağı meşru ve kayıtlıysa bunun ekonomiye kazandırılması elbette değerlidir. Ancak kaynağı belirsiz veya kayıt dışı varlıkların finansal sistem içerisinde kolayca dolaşıma girmesi; kayıt dışılığı besleyebilir, varlık fiyatlarında bozulmalara yol açabilir ve paranın üretken yatırımlar yerine tüketime yönelmesi halinde enflasyonist baskıları artırabilir.
Sonuç olarak tartışılması gereken soru şudur:
Para geldi mi? değil.
Para nereden geldi, nasıl oluştu ve finansal sisteme hangi mekanizma üzerinden girdi?
Adil, şeffaf ve güvenilir bir finansal sistem için asıl sorgulanması gereken kaynak budur.
“Düzenin nimetinden vazgeçmeyen, düzenin hesabını soramaz.”
