“You are with us or against us”. George Bush’un bu sözleri 2003 Irak müdahalesinden önce söylenen ve bu döneme ilişkin en akılda kalan ifadelerden biridir. ABD’nin Saddam Hüseyin’i devirmeye yönelik operasyonu öncesinde Washington’un kararlılığına karşılık, başta Avrupa olmak üzere birçok müttefik (Türkiye’de dahil) ciddi çekinceler taşıyordu. Hatta dönemin ABD yönetimi, bu tereddütleri aşmak için meseleyi neredeyse bir sadakat testine dönüştürmüş ve Bush’un Irak savaşı öncesinde sıkça referans verilen “Her bölgeden her ulus artık kararını vermeli. Ya bizimlesiniz ya da karşımızda” sözleri Irak savaşı sürecindeki politika çerçevesini ortaya koymuştu.
Müdahaleden kısa bir süre önce 10 Şubat 2003’te Münih Güvenlik Konferansı’ndaki bir sahne hala gözümün önünde. Donald Rumsfeld önüne bakarken, Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer kürsüde gergin bir ses tonuyla konuşmasını sürdürüyordu: “Kusura bakmayın, ikna olmuş değilim”. Fischer’in itirazı duygusal değildi, teknik ve stratejik gerekçeleri vardı. Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğuna dair kanıtların yetersiz olduğunu, Irak’a yapılacak operasyonun meşruiyeti olmadığını ve “preemptive war” yani “önleyici savaş” doktrinine karşı olduğunu ileri sürmüştü.
O dönemlerde dillerde dolaşan alaycı bir soru vardı. “Paris’i savunmak için kaç kişiye ihtiyaç var?” Sorunun cevabı “Bilinemez. Çünkü hiç denenmedi”. Bu şaka Fransızların Irak operasyonuna karşı çıkmasını eleştirmek amacıyla üretilen bir şakaydı. Evet, Almanya kendisine savaş gerekçesi olarak sunulan kanıtlara şüpheyle yaklaşıyordu ama Fransa bu savaşa açıkça karşı çıkıyordu. Bu da ABD’yi çok kızdırıyordu.
Fransa Dışişleri Bakanı Dominique de Villepin, 14 Şubat 2003’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yaptığı ve bir alkış tufanı ile desteklenen konuşmasında Irak’a yönelik askeri müdahaleye net biçimde karşı çıkarak, savaşın “son çare” olmadığını vurguladı. Diplomasiye zaman tanınması gerektiğini savunan bu çıkış, yalnızca Washington’a değil, müdahaleyi destekleyen tüm çevrelere yönelmiş güçlü bir itirazdı. Böylece 2003 sürecinde ortaya çıkan tablo, müttefikler arasındaki ayrışmanın geçici bir görüş farkı değil, ilkesel ve stratejik bir farklılaşma olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.
11 Eylül saldırısından Irak operasyonuna giden süreç, transatlantik ilişkilerde önemli bir kırılma yarattı. Irak savaşı sadece bir askeri operasyon değil, aynı zamanda ABD ile müttefikleri arasında güven, meşruiyet ve strateji konularında derin bir görüş ayrılığının miladı oldu. Bugün ABD’nin müttefiklerinin İran konusundaki isteksizliği bu tarihsel deneyimin üzerine inşa ediliyor.
Irak müdahalesi sonrasında ortaya çıkan tablo, ABD’nin müttefikleri açısından öğretici oldu. Kitle imha silahları iddialarının doğrulanmaması, savaş sonrası Irak’ta devlet yapısının çökmesi ve bölgesel istikrarsızlığın derinleşmesi, ABD öncülüğündeki askeri müdahalelere yönelik ciddi bir sorgulama yarattı. Bu durum özellikle Avrupa’da kalıcı bir stratejik refleks doğurdu: Washington’un her askeri girişimine otomatik destek verilmemeli.
İran söz konusu olduğunda bu refleks çok daha güçlü bir şekilde devreye girdi. Çünkü İran, Irak’tan farklı olarak çok daha karmaşık bir bölgesel etki alanına sahip. Enerji arzı üzerindeki etkisi, Hizbullah, Hamas ve Husiler gibi vekil güçler aracılığıyla kurduğu nüfuz ağı ve olası bir çatışmanın küresel ekonomik sonuçları, İran’la çatışmaya girmenin maliyet hesaplarını dramatik biçimde artırıyor. Bu nedenle ABD’nin müttefikleri açısından mesele sadece askeri değil, aynı zamanda ekonomik ve jeopolitik bir risk yönetimi problemine dönüşüyor. Buna bir de değişen küresel dengeleri eklemek gerekiyor. 2003’te ABD’nin hareket alanı çok daha genişti. Şimdi ise Rusya’nın ve Çin’in denge mekanizmalarına etkisi çok daha güçlü. Bugün çok kutupluluğun belirginleştiği, büyük güç rekabetinin arttığı bir uluslararası sistem söz konusu. Bu ortamda müttefikler, doğrudan ABD’nin yanında olmak yerine daha esnek ve çok boyutlu politikalar izlemeye yöneliyor.
Dolayısıyla bugün yaşanan ayrışma, 2003’teki gibi yalnızca belirli bir politikaya yönelik geçici bir itiraz değil. Daha derin, daha yapısal bir dönüşüme işaret ediyor. Avrupa başta olmak üzere birçok müttefik için mesele artık sadece “ABD’nin yanında yer alıp almamak” değil; “ne ölçüde ve hangi koşullarda yer alınacağı” sorusuna dönüşmüş durumda.
Bir noktaya daha dikkat çekmek gerekiyor: Transatlantik ayrışma çoğu zaman Cumhuriyetçi yönetimlerle ilişkili görülse de aslında Demokratlar da bu sürecin içindedir. Sadece yöntemlerde farklılıklar mevcuttur. Cumhuriyetçi dönemlerde, (George Bush, Donald Trump), özellikle de Başkan Trump görevdeyken, ayrışma daha sert ve açık biçimde ortaya çıkarken, Demokrat yönetimler (Barack Obama, Joe Biden) aynı gerilimi daha yönetilebilir, müzakere edilebilir bir çerçevede tutmayı tercih ediyor.
Sonuç olarak İran krizi üzerinden okunan bu görüş ayrılığı, ani bir kopuş değil, uzun süredir var olan bir fay hattının derinleşmesidir. Batı ittifakı ortadan kalkmıyor; ancak ittifakın işleyiş mantığı değişiyor. Artık mesele birlikte hareket edip etmemek değil, hangi koşullarda, hangi konularda ve ne ölçüde birlikte hareket edileceğidir. Bu da gösteriyor ki önümüzdeki dönemde ABD’nin önerileri otomatik destek bulmayacak; müttefikler (Türkiye’de dahil olmak üzere) her adımı kendi risk ve maliyet hesapları çerçevesinde değerlendirecekler. Bu da Batı ittifakında yeni dönemin temel kuralı olacak.






