CHP’ye ilişkin “mutlak butlan” tartışmaları, İran merkezli jeopolitik riskler ve küresel piyasalarda artan stres ortamı Türkiye piyasalarını yeniden sert şekilde etkiledi. Ancak son yaşanan dalga, aslında uzun süredir baskı altında bulunan ekonomik yapının ne kadar kırılgan hale geldiğini de ortaya koydu.
Özellikle bankacılık sektörü, son dönemde piyasanın en hassas alanlarından biri haline gelmişti. Yüksek faiz ortamı, kredi büyümesine yönelik sınırlamalar, artan regülasyonlar ve fonlama maliyetleri zaten sektör üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyordu. Bankalar bir süredir yalnızca finansal sistemin değil, ekonomik dengelerin de taşıyıcısı konumundaydı.
Tam da bu nedenle siyasi ve hukuki belirsizliklerin arttığı her dönemde ilk reaksiyon bankacılık hisselerinde görülüyor. Çünkü piyasa açısından bankalar yalnızca şirket değil; güvenin, öngörülebilirliğin ve ekonomik istikrarın göstergesi olarak görülüyor.
Son süreçte dikkat çeken başlıklardan biri de Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın piyasadaki oynaklığı sınırlamak adına yaklaşık 14 milyar dolarlık döviz satışı yaptığı yönündeki değerlendirmeler oldu. Bu durum, kısa vadede kurdaki sert hareketleri baskılamak açısından önemli görülse de, piyasalar açısından farklı bir soru işaretini de beraberinde getiriyor:
Kur üzerindeki baskıyı kontrol altında tutabilmek için faizlerin daha uzun süre yüksek kalması gerekecek mi?
Çünkü rezerv kullanımıyla birlikte piyasadaki güven kaybının devam etmesi halinde, para politikasında daha sıkı bir duruş ihtiyacı ortaya çıkabilir. Bu da hem kredi maliyetlerinin yüksek seyretmesine hem de ekonomik yavaşlama riskinin artmasına neden olabilir.
İran merkezli gelişmelerin yeniden petrol fiyatlarını yukarı taşıma riski ise süreci daha karmaşık hale getiriyor. Enerji fiyatlarındaki olası artış; ulaşımdan üretime, üretimden market raflarına kadar geniş bir maliyet baskısı yaratabilir. Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkelerde bu durum doğrudan enflasyon üzerinde yeni bir baskı anlamına geliyor.
Diğer taraftan piyasalardaki sert dalgalanmaların kur üzerinde oluşturduğu baskı da ithal maliyetleri artırma riski taşıyor. Kur geçişkenliği yüksek olan bir ekonomide bu durum yalnızca sanayi üretimini değil, vatandaşın günlük hayatını da doğrudan etkiliyor.
Bugün yaşanan tablo sadece bir borsa düşüşü olarak okunmamalı. Asıl mesele, ekonominin uzun süredir yüksek enflasyon, düşük alım gücü ve güven problemiyle mücadele ettiği bir dönemde yeni belirsizlik başlıklarının eklenmesi.
Çünkü ekonomi yalnızca faiz, kur veya enflasyon verileriyle yönetilmiyor. Güven duygusu zayıfladığında yatırımcı beklemeye geçiyor, şirketler frene basıyor, vatandaş ise harcama yerine korunma refleksiyle hareket etmeye başlıyor.
Belki de bugün ekonominin en kırılgan noktası tam olarak burada ortaya çıkıyor:
Piyasalar artık sadece ekonomik verileri değil, belirsizliğin seviyesini fiyatlıyor.






