Türkiye’nin İstihdam ve Sanayi Hafızası Siliniyor mu?
1999-2002 yılları arasında, Türkiye ekonomisinin en fırtınalı dönemlerinde Denizli’de banka müdürlüğü yaptım. O yıllarda ülkeyi sarsan krizlerin tam ortasında, reel sektörün, sanayicinin, işçinin nasıl bir varoluş mücadelesi verdiğine bizzat şahit oldum. İşte tam da bu yüzden, o günlerden itibaren tekstil ve hazır giyim sektörüne karşı her zaman çok özel, çok derin bir ilgi ve bağ taşıdım. Çünkü o dönem Denizli’de gördüm ki; tekstil bu topraklar için sadece bir ticaret kolu değil, bir şehrin hayata tutunma biçimidir.
Bugün ise, o yıllardan beri gözümün nuru gibi takip ettiğim lokomotif sektörümüz, tarihinin en derin, en sarsıcı ve belki de en sessiz krizlerinden birini yaşıyor.
Sokakta, çarşıda ya da televizyon ekranlarında sadece “maliyetler arttı” cümlesiyle geçiştirilen bu daralma, aslında makroekonomik bir verinin çok ötesinde anlamlar taşıyor. Mesele sadece kumaş üretmek, iplik bükmek değildi; mesele bu toprakların sanayileşme hafızasıydı, kadının iş gücüne katılımıydı, orta sınıfın refahı ve binlerce ailenin akşam masasına koyduğu ekmekti.
Denizli’de yöneticilik yaptığım o yıllarda, şubemin en güçlü, finansal disiplini en yüksek, vizyoner ve dünyaya kafa tutan firmalarının çok büyük bir bölümü tekstil ihracatçılarıydı. Sabahın ilk ışıklarıyla fabrikaya giren, Avrupa’dan sipariş (termin) yakalamak için gecesini gündüzüne katan, her kur riskini bir satranç ustası gibi yöneten ve bu ülkeye helal döviz kazandıran insanlardı onlar. Dokuma tezgahlarının o ritmik sesi, sadece bir fabrikanın çalıştığını değil, koca bir şehrin kalbinin attığını müjdelerdi.
Bugün o tezgahlar birer birer susuyor. Sahadan gelen feryat, istatistik kurumlarının soğuk raporlarında bile artık gizlenemez bir boyuta ulaştı.
Rakamların Arkasındaki Sosyal Yıkım
Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) ve TEPAV’ın güncel verilerine baktığımızda, reel sektörün nasıl bir girdabın içinde olduğunu net bir şekilde görebiliyoruz.
Kepenk Kapatan Devler:
Hazır giyim ve tekstil sektöründe kriz, geçici bir yavaşlamanın ötesine geçerek yapısal bir tasfiyeye dönüştü. Sadece 2025 yılı başından 2026’nın ilk aylarına kadar geçen sürede 5 binden fazla tekstil ve hazır giyim şirketi faaliyetine son vermek zorunda kaldı. Sadece 2026’nın Ocak ayında bile 835 şirket kepenk indirdi.
Evine Ekmek Götüremeyen Yüz Binler: Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın (TEPAV) SGK verilerine dayanan güncel raporu, emek-yoğun sektörlerdeki kan kaybını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor: Giyim, tekstil ve deri imalatında yıllık istihdam kaybı 127 bin 736 kişiye ulaştı! Sadece hazır giyim amiral gemisinde son bir yıldaki daralma yüzde 12’yi buldu. Son 3 yılın kümülatif kaybı ise neredeyse 380 bin işsiz demek. Bu, 380 bin hanenin düzeninin bozulması, orta sınıfın bir basamak daha aşağı kayması demektir.
Küresel Pazarda Erime: Türkiye’nin dünya hazır giyim ihracatındaki payı uzun yıllar sonra ilk kez %3’ün altına sarktı. Bir dönem kale gibi koruduğumuz Avrupa Birliği (AB) pazarındaki 30 yıllık kazanımlarımız eriyor; pazar payımız yüzde 5’in altına gerilemiş durumda. Hazır giyim ihracatımız koca bir yılı ancak 16,8 milyar dolar bandında kapatabildi.
Bugün fabrikalar çaresizce kapasite küçültüyor, işçisini kısa çalışmaya geçiriyor, yatırımlarını süresiz askıya alıyor. Daha da acısı; yılların birikimine sahip tekstil sermayemiz, üretimi Mısır, Bangladeş veya Cezayir gibi ülkenin yolunu tutarak taşımayı ciddi ciddi tartışıyor.
Peki Neden Bu Noktaya Geldik?
Sanayici bir taraftan artan enerji maliyetleriyle boğuşurken, diğer taraftan küresel enflasyonun getirdiği işçilik baskısını omuzlarında taşıyor. Finansmana erişimin neredeyse imkansız hale geldiği, kredi musluklarının kapandığı bir iklimde, en büyük darbe döviz kuru politikasından geliyor. Enflasyon kadar artmayan, baskılanan kur; ihracatçımızın elindeki en büyük silahı, yani fiyat rekabeti avantajını elinden alıyor. Üstüne bir de ana pazarımız olan Avrupa’daki talep daralması eklenince, Anadolu kaplanları köşeye sıkışıyor.
Tekstil Kayederse, Türkiye Ne Kaybeder?
Her zaman söylerim: Tekstil bu ülkede sadece bir “sektör” değildir.
Tekstil, kadının emeğidir; Anadolu’nun ücra bir köşesindeki genç kızın ekonomik özgürlüğüdür.
Tekstil, bankacılık sisteminin, lojistik sektörünün, esnafın, nakliyecinin ve tedarik zincirinin ana damarıdır.
Bir tekstil fabrikasının kapısına kilit vurulması, yalnızca bir binanın boşalması anlamına gelmez. Bir şehrin ritmi değişir, o mahallenin bakkalı batar, o bölgeye kredi veren bankanın portföyü sarsılır.
Evet, dünya değişiyor. Mısır, Bangladeş ve Çin gibi düşük maliyetli ülkelerin vahşi rekabet baskısı yadsınamaz. Ancak Türkiye’nin hala vazgeçilmez güçleri var: Coğrafi yakınlığın getirdiği hızlı teslimat refleksimiz, esnek üretim kapasitemiz, yüksek kalitemiz ve hepsinden önemlisi yetiştirdiğimiz o muazzam insan kaynağımız.
Bu sektörün, bu ülkenin ekonomisini sırtlayan sanayicinin ve işçinin acilen yeniden nefes almaya, rasyonel ve destekleyici ekonomi politikalarıyla ayağa kaldırılmaya ihtiyacı var.
Çünkü çok net görmek zorundayız: Tekstil kaybederse, Türkiye sadece bir sektörü kaybetmekle kalmayacak. Cumhuriyet tarihi boyunca ilmek ilmek ördüğü üretim kültürünü, sanayi hafızasını ve uluslararası ihracat refleksini kaybedecek.
Tezgahların sesinin tamamen kesilmesine izin vermemeliyiz.1999’da Denizli’de o tezgahların sesini duyarak bu sektöre gönül vermiş bir bankacı olarak diyorum ki: O ses, Türkiye’nin üretiminin, varoluşunun sesidir.






