Fon soruşturması başladı.
Kamuoyu şimdi soruşturmanın nereye gideceğini, kimlerin sorumlu tutulacağını ve hangi sonuçların çıkacağını yakından takip ediyor.
Bunların hepsi önemli.
Ama bana göre bundan çok daha önemli bir soru var:
Fonlara parasını yatıran yüz binlerce yatırımcının parası ne kadar geri alınabilecek?
SPK’nın açıklamasına göre tasfiye kararı verilen 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor. Üstelik tasfiye sürecinin uygun piyasa koşullarında varlıkların satılabilmesi amacıyla 3 aydan 6 aya çıkarıldığı açıklandı.
Şimdi asıl mesele burada başlıyor.
Fonların tasfiye edilmesi başka, yatırımcının zararının telafi edilmesi başka.
Eğer ortada yatırımcıların uğradığı bir zarar varsa, öncelikle fonların gerçek varlıklarının, yapılan işlemlerin, ilişkili tarafların ve para hareketlerinin bütün yönleriyle ortaya çıkarılması gerekiyor.
Ve eğer hukuken mümkünse, sadece fonların içindeki mevcut varlıklarla yetinilmemeli.
Haksız şekilde elde edildiği tespit edilen kazançların, yapılan transferlerin ve sorumluluğu bulunan kişi ve kurumların malvarlıklarının da hukuk çerçevesinde araştırılması gerekir.
Burada dünyanın en büyük finansal dolandırıcılık vakalarından biri olan Bernard Madoff dosyası önemli bir örnek.
Madoff olayından sonra mahkeme tarafından atanan trustee Irving Picard yıllarca süren davalar, anlaşmalar ve varlık geri alma çalışmaları yürüttü.
Bugün, Ağustos 2026 itibarıyla yaklaşık 15,5 milyar dolarlık geri kazanım veya geri kazanım anlaşmasına ulaşılmış durumda ve yaklaşık 14,8 milyar dolar yatırımcılara dağıtılmış bulunuyor.
Üstelik bu süreç birkaç ayda tamamlanmadı.
Yıllar sürdü.
Çünkü mesele sadece soruşturma yapmak değildi.
Paranın izini sürmekti.
Kimden geldi?
Nereye gitti?
Kim kazandı?
Hangi varlıklar hangi parayla alındı?
Hangi işlemler gerçekten ekonomik bir işlem, hangileri zararın gizlenmesine veya varlıkların aktarılmasına hizmet etti?
İşte bence Türkiye’deki fon soruşturmasının en kritik tarafı da burada.
Kamuoyunun adalet duygusu sadece “sorumlular bulundu” açıklamasıyla karşılanmayacaktır.
Asıl soru şu olacaktır:
Yatırımcının kaybettiği para için ne yapıldı?
Çünkü milyonlarca liralık servetlerin, gayrimenkullerin, şirket hisselerinin veya başka varlıkların bulunması tek başına yeterli değildir.
Eğer bunların suçtan veya hukuka aykırı işlemlerden kaynaklandığı mahkeme kararıyla ortaya konulursa, hukuk düzeninin bunları yatırımcıların zararlarının giderilmesinde nasıl değerlendireceği de önem kazanır.
Burada bir başka hassas nokta daha var.
Servet sahibi olmak suç değildir.
Fon yöneticilerinin, yönetim kurulu üyelerinin veya başka kişilerin büyük bir servete sahip olması tek başına hiçbir şey kanıtlamaz.
Ancak soruşturmanın konusu olan işlemlerle bu servetlerin oluşumu arasında hukuken araştırılması gereken bir bağlantı varsa, bunun da araştırılmasından daha doğal bir şey olamaz.
Çünkü yatırımcının aklındaki soru çok basit:
“Benim param nerede?”
Bu sorunun cevabı bulunmadan sadece soruşturmanın sonucuna odaklanmak eksik kalır.
Benim için bu olayın en önemli sonucu da burada yatıyor.
Çünkü mesele yalnızca bugünkü mağduriyetlerin giderilmesi değil.
Yarın aynı şeyin tekrar yaşanmamasını sağlayacak bir hukuk ve denetim sistemi kurulması.
Yatırımcı, parasını teslim ettiği kurumun arkasında yalnızca bir fon yöneticisinin değil; güçlü bir denetim, şeffaflık ve hesap verebilirlik mekanizmasının bulunduğuna inanmak zorunda.
Madoff dosyasının yıllar sonra bile verdiği en önemli derslerden biri belki de bu:
Parayı kaybetmek bir finansal olaydır.
Paranın peşine düşmemek ise adalet meselesidir.
Şimdi Türkiye’nin önündeki en önemli sınavlardan biri de budur.
455 bin 758 yatırımcının soracağı soru sadece “Kim suçlu?” olmayacaktır.
Asıl soru:
“Paramın ne kadarı geri gelecek?”