TOKİ’nin 500 bin sosyal konut projesine başvuran sayısı, bildiğimiz kadarıyla 5 milyon 440 bin kişi oldu. Rakamın kendisi bile insanın başını döndürüyor. Çünkü burada yalnızca bir “proje”ye başvuru yok; burada bir ülkenin, kalabalıklar halinde, aynı cümleyi fısıldaması var:
“Benim de başımı sokacak bir evim olsun.”
Üstelik konuştuğumuz evler de saray değil. 1+1 ve 2+1. 55 metrekare ile 80 metrekare arası. Ne lüks, ne gösteriş; yalnızca bir kapı, bir anahtar, bir güven duygusu. Türkiye’nin tamamı günlerce bu projeye kilitlenmişti. Milyonlar başvurdu. Şartlar zorlayıcıydı; kabul edilenler kadar edilemeyen de çok. Ama mesele şu: İnsanlar şartlara, kuyruklara, belgelere takılmaktan korkmadı. Çünkü zaten korktukları şey, daha büyük ve daha yakıcıydı: barınamamak.
Niye böyle oldu peki?
Cevap aslında acı bir basitlikte: Türkiye’de barınma, artık “hayat standardı” değil, doğrudan “hayatta kalma” meselesi.
Bakın, daha önce de defalarca konuştuğum bir şey var: sistematik yoksullaştırma. Bu düzenin en etkili silahı, barınmadır. Toplumu bilinçli şekilde yoksullaştırmanın iki temel ayağı vardır: birincisi barınma krizini derinleştirmek, ikincisi gıda krizini sürdürmek. İnsan, kirasını nasıl ödeyeceğini düşünürken; pazar filesini yarım doldururken; çocuğunun okul masrafını hesaplayıp gece uyuyamazken, toplumsal meselelere “lüks” gibi bakmaya başlar. Hedef budur. Ve görünen o ki, bu hedefe fazlasıyla ulaşıldı.
Daha da çarpıcı olan ne biliyor musunuz?
Bu projeye başvuranlar yalnızca düşük gelirli yurttaşlar değil. Tıp doktorları, akademisyenler, bürokratlar, üst düzey şirket yöneticileri… Yani “maaşı görece yüksek” denen kesimler. Çünkü adı “sosyal konut” olsa bile, ödemeleri ancak bu kesimler zorlayarak karşılayabiliyor.
Peki bu insanlar neden sosyal konuta başvuruyor?
Çünkü Türkiye’de artık orta sınıf diye bir şey kalmadı. Bir tarafta ultra zengin, yağ gibi üste çıkan bir kaymak tabaka… Diğer tarafta ise giderek genişleyen, hayatta kalmaya çalışan ve fakirleştirilmiş milyonlar. Aradaki köprü yıkıldı. “Orta direk” dediğimiz kesim, artık orta değil; direk kırıldı.
Somut konuşalım.
Bir profesör maaşı 100 bin TL diyelim. Eşi de profesör olsa, eve toplam 200 bin TL girer. Kulağa “iyi” gelir değil mi? Eski Türkiye’de bu parayla konut alınır, çocuk okutulur, araba değiştirilir, birikim yapılırdı. Bugünün Türkiye’sinde ise bu tablo bir cümleyle özetleniyor: Yetmiyor.
5 milyon TL’ye 10 yıl vadeli konut kredisi çektiğinizde, aylık ödeme yaklaşık 163 bin TL’yi buluyor. Bir kamu bankası üzerinden yapılan hesapla konuşuyorum. Ve bu hesabın içinde daha büyük bir “şaka” var: 5 milyon TL’ye ev bulabilirseniz tabii!
İşime yakın olsun deseniz, Ankara’da üniversitelere yakın bölgelerde “düzgün” bir evin fiyatı akıl sınırlarını zorluyor. 8 milyona 3+1 eski bir daire bulunabiliyor. Düzgün 3+1’ler 12 milyon TL’den başlıyor, 20 milyona kadar gidiyor. “Biraz idare ederim, arabayla 15-20 dakika uzakta olsun” derseniz 11-15 milyon bandına, biraz eski olsun derseniz 7-10 milyon bandına düşüyorsunuz. Üstelik bunlar Ankara’nın merkezi bile değil; “dışı” dediğimiz yerler.
Hadi daha net soralım:
10 milyon TL kredi çekseniz, aylık ödeme 326 bin TL’yi buluyor.
Şimdi durup düşünelim: Karı-koca profesör aile bu evi alamıyor. Karı-koca doktor aile de alamıyor. Peki kim alıyor?
İşte sistematik yoksullaştırma dediğimiz şey tam da burada çıplaklaşıyor. Yoksulluk, sadece dar gelirliye değil; işçiye, memura, emekliye, beyaz yakalıya… hatta eskiden “orta direğin teminatı” saydığımız, maaşı yüksek sanılan doktora, profesöre, bürokrata, şirket yöneticisine kadar yayıldı. Kapsam genişledikçe, normalleşti. Normalleştikçe, daha az konuşulur oldu. Ve barınma, bir toplumsal hak olmaktan çıkıp piyasanın acımasız terazisinde bir “ayrıcalık” haline getirildi.
Şimdi gelelim en kritik soruya.
Madem kimse konut alamıyor… o halde bu konutları kim satın alıyor?
Kardeşim, üniversite yakını 20 milyonluk daire var. Profesör alamıyor; bırakın profesörü, rektör bile bu maaşla alamaz. Peki kim alıyor o evi?
Bu sorunun cevabı sadece merak konusu değil; ekonominin ve toplumun geleceği açısından hayati. Çünkü o “alabilenler”, sandığınız gibi masum bir azınlık değil. Bazı gruplar ekonomik sistem için “toksik” bir etki yaratıyor: fiyatı yukarı itiyor, erişimi sıfırlıyor, piyasayı çarpıtıyor, toplumu daha da kırılgan hale getiriyor.
Onu bir sonraki yazıda tartışacağım.
Şimdilik şunu not edelim: Yoksulluk tam gaz devam ediyor. Ve biz, yoksulluğu yalnızca “az parası olanlar”ın sorunu sanmaya devam ettikçe, barınma krizinin ülkeyi nasıl sessizce teslim aldığını daha çok izleyeceğiz.
Sevgiyle kalın.





