İran Şahı mat olur mu diye başladığım yazımı, Hamaney’in ölümünün teyidiyle yeniden kaleme aldım. Peki, İsrail Şii duvarını Ortadoğu’dan silebilir mi? Silerse, Sünniler için yeni bir dünya düzeni mi başlar?
12 gün süren savaşın ardından İran stratejisini doğru kurguladı mı? Bence bu kez daha stratejik ilerliyor. İlk atağı, savaşı alana yayarak Ortadoğu’yu oyuna çekmek şeklinde gerçekleştirdi. Altı piyon belirledi, atı ve fili aynı anda sahaya sürdü.
Hiç de sürpriz olmayan bir savaşın tam ortasındayız. Amerika destekli İsrail’in başlattığı “Aslan Kükremesi” harekâtı başladı. Saldırılar sonrası Tahran’ın doğusundaki patlamalar, gökyüzünden karanlık yeni dünya düzenini selamlıyordu. İran, oldukça akıllıca bir bölgesel eskalasyon yarattı; savaşı genişleterek düşmana yeni savunma alanları açıyor. Çin’in gemilerini Basra Körfezi’nde sessizce bekletmesini de hafife almamak gerek; ilerleyen günlerde Çin’in hamlelerini hep birlikte göreceğiz. Bu arada Rusya’nın saldırıları izlenmekte ve ticari çıkarlarına göre planlanacak. Sıcak sulara ve limanlara geçişte kim destek verirse oyun ona göre şekillenecek.
Pakistan ve Afganistan’daki çatışmaların bir gün önce başlaması da tesadüf değildi. Pakistan, Kandahar, Paktika ve Kabil’e saldırdı. Afganistan için Amerika desteği alındı. İran, hedefe daha da açık kaldı.
Medyanın stratejik ve psikolojik gücü, dronlar ve teknolojinin desteğiyle devrede. İletişim dünyasında “crisis framing” (kriz çerçevesi) veya “turning point framing” (dönüm noktası çerçevesi) oluşturmaya çalışan haber savaşları havada uçuşuyor. “Agenda-Setting Theory” yani gündem belirleme, “PsyOps” yani psikolojik operasyon, “Perception Management” yani algı yönetimi, liderlik mitinin çözülmesi, sansasyonelleştirme ve kriz söylemi, bugün savaşın yönlendirilmesinde rol oynuyor.
İçerideki rejim karşıtlarının da Amerika ve İsrail desteğiyle Hamaney’i eliyle koymuş gibi bombaladılar. Netanyahu ise rejimi bitirip özgürlük sağladıkları açıklamaları ile halktan destek bekliyor ve içeride rejim yanlıları ile rejim taraftarlarını ayrıştırarak iç savaşı tetiklemeye çalışıyor. Bombalamalar bitince hibrit bir savaşın başlayacağını öngörüyorum; Devrim Muhafızları ordusu ile yeni bir denge kurulup kurulmayacağı netleşecek.
Güç birliği yapan beş Kürt örgütü ve halkın mücahitleri Mossad ile yakın çalışmaya devam ediyor. Amerika, halkın mücahitleri örgütünü terör listesinden çıkardı tabii ki hep bir çıkar güç birliği ile. İran’da oluşacak bölünmeden medet uman bu strateji, İsrail ve Amerika’yı güçlendirmiş olacak.
12 gün süren savaşlardan daha güçlü ve dirençli bir İran mücadelesini izliyoruz. 1979’dan beri Amerika ile süren ciddi bir Ortadoğuda sınır güç savaşı sürüyor. Ama İran kadim bir devlet ve liderlik sistemi dikey bir düzlemde değil tamamen yatay bir sistem içinde yürütülüyor. Hatırlarsınız daha önceki Cumhurbaşkanı helikopter kazasında ölmesine rağmen hızla yardımcısı yerine geçti; yani İran köklü bir devlet anlayışına sahip.
Bölgedeki “şark despotizmi” retoriğini kullanan Amerika ve İsrail söylemleri etkili olacak mı? Savaş, intikam yeminiyle daha da sertleşerek devam edecek. İç savaşı tetiklemeyi uman İsrail’in beklediği tepkiyi İran halkı vermeyecek. Molla rejimini seven ve sevmeyen halk, Amerikan müdahalesine geçit vermeyecek. Bir halkın rejimine savaş açarak, ülkenin okullarını, hastanelerini ve çocuklarını hedef alarak olağan rejim yıkılmaz. Yıllardır görüyoruz, hangi ülkenin rejiminin değişimine Amerika veya İsrail katkı sunmuştur ki?
Ana hedef, dünya coğrafyasında iklim değişimiyle keskinleşen sınırların ve doğal kaynakların kimin tarafından daha güçlü kullanılacağını belirlemek.
Bunun dışında kalan ülkeler güçlü ulus devletler değilse, bölünmeye ve dış müdahalelere çok açık hâle gelirler. Filistin’deki soykırım sonrasında Çin ve Rusya ile iyi ilişkileri olan ülkelere Amerika bombalarıyla “demokrasi” gölgesi altında müdahale ediliyor.
Bu savaşın bölgemizde doğuracağı göç devinimi, dünya ticaretinde tedarik zinciri gecikmelerini ve maliyet artışlarını ekonomik açıdan sarsıntılarını konuşmaya başlamalıyız. Özellikle elektronik, otomotiv, otomotiv parçaları ve tekstil sektörlerinde ulaşımın aksaması, fiyat baskısı ve stok sorunları tüm Avrupa ve Orta Doğu için ciddi bir problem oluşturacak. Liman ekonomileri, bölge lojistik merkezleri ve transshipment limanlarındaki hacim azalacak.
Peki ülkemizdeki gündem hızına ne diyelim. Daha dün, bir Roman vatandaşımızın ilahiyle influencer mertebesine yükselişi konuşuluyordu. Laiklik tartışmasını ateşleyen birkaç olay zincirine bu da eklenmiş oldu. Canım Türkiye’mde, 23 Şubat’ta “selefi andı” denilen bir metnin Arnavutköy’deki Necip Fazıl Kısakürek Okulu’nda öğrencilere okutulması sosyal medyada yayıldı ve çok büyük yankı uyandırdı.
Biz okullarda Andımızı okuyamazken, selefi andı okutabilme cesaretini bulan öğretmen ve müdür kim? Öğretmenin kaç cihatçı çocuk yetiştirdiği takip ediliyor mu? Laik Türkiye Cumhuriyeti Devletinde tarikat söylemi küçücük zihinlerde nasıl tahribat yaratır ve bu çocuklarda sosyo psikolojik olarak etkileri ne olur?
Ulus devlet olamayan ülkelerde yaşananları iliklerimize kadar hissediyorken mezhepler selefiler, tarikatlar konuşuyoruz. Üstüne üstlük birde Öcalan’a verilmesi istenen bir statü fısıldanıyor. Meclisteki partiler, Kürt, Çerkez veya Roman oyları hesabı yaparken ulusal devlete verdikleri zararı hesaplıyorlar mı?
Gündemimiz, kendi kendine yeten yedi ülkeden biri olmak olmalı. Tarım politikaları ve savunma sanayindeki çalışmalar hızlanmalı; kamu istidamı azaltılmalı, vekil çocukları akrabaları işe alımlarına liyakat süsü verilmemeli, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı güçlendirilmeli, uluslararası ilişkilerde ezber bozmalı ve yeni stratejiler oluşturulmalı ama bu stratejiler sayfalar dolusu teorik bilgi içeriği olmamalı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne güvenin artması için “parası olan vekil seçilmemeli halk üzerinde oluşan bu algının değişmesinin sağlanması gerekir. Meclisin okul tatil zamanları tatil olmaması gerekir. Mecliste parti meclislerinde gerçek bir düzenlemeye gidilmeli. Ülkenin kalbi olan meclis daha fazla reel politika üretmeli.
Halka anket yapılmasını meclisteki vekillerin bizi ne kadar temsil ettiğinin sorulmasını isterim. Sonuç sonrası tekrar buradan fikirlerimizi paylaşalım isterim.
İnsanoğlu, uzay kaynaklarına eriştiğinde, evrenin tüm kaynaklarını sadece kendine mal etme ilkel dürtüsüne yenik düşüyor. Ülkesel ve küresel olarak, zihinlerimize hapsolmuş ötekileştirme hali daha da sertleşti. Sivillerin ve çocukların ölmediği, ülkelerin savaşmadığı, birbirine sopa sallamadığı günleri görebilmeyi umut edelim.
Canım ülkemde düşünmek ve sorgulamak damarlarımızdaki asil kanda mevcut. Selefi değil, özümüz ansımızı tekrar hafızalara yerleştirelim…
“Türküm, doğruyum, çalışkanım.
Yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak;
Yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir.
Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Ne mutlu Türk’üm diyene!”





