Bir zamanlar bankacılık, Türkiye’nin en itibarlı mesleklerinden biriydi.
Bankacı olmak; iyi bir maaş almak, çocuğunu özel okulda okutabilmek, yaz tatiline çıkabilmek, yurt dışına gidebilmek, ev ve otomobil sahibi olabilmek demekti.
Bugün ise bankacılık sektörü, çalışanını adım adım yoksullaştıran bir yapıya dönüşüyor.
Garanti BBVA’nın ardından Akbank da çalışanlarına 2026 yılının ikinci altı aylık dönemi için yüzde 10 zam açıkladı. Sektörden gelen bilgiler, diğer özel bankaların da buna çok yakın oranlarda zam açıklayacağını gösteriyor.
İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:
Türkiye’de bankalar kredi faizinde, mevduat faizinde ve ücret-komisyonlarda kıyasıya rekabet ediyor da, çalışan ücretine gelince nasıl oluyor da neredeyse aynı rakamda buluşuyor?
Ortada değişmeyen bir gerçek var.
TÜİK’in açıkladığı verilere göre 2026 yılının ilk altı aylık enflasyonu yüzde 17,76.
Yani resmi enflasyon yüzde 17,76…
Bankacıya verilen zam yüzde 10…
Aradaki 7,76 puanlık fark, bankacının cebinden çıkan paradır.
Bunun adı ücret artışı değildir.
Bunun adı sistematik yoksullaştırmadır.
Üstelik bu tablo, Türkiye’nin milyarlarca liralık kâr açıklayan bankalarında yaşanıyor.
İşin daha da düşündürücü tarafı ise bankaların çalışanına bakışındaki çelişki.
Konu satış hedefleri olduğunda hiçbir yönetim geri adım atmıyor.
Her ay daha yüksek hedef…
Daha fazla kredi…
Daha fazla kredi kartı…
Daha fazla sigorta…
Daha fazla yatırım ürünü…
Daha fazla müşteri ziyareti…
Daha fazla çapraz satış…
Bitmeyen performans toplantıları…
Telefon trafiği…
Hafta sonuna taşan mesailer…
Bankacının önüne sürekli yeni hedefler konuluyor.
“Bu ay daha fazlasını sat.”
“Geçen ayın üzerine çık.”
“Hedef tutmazsa performansın düşer.”
Yani iş yükü söz konusu olduğunda sınır yok.
Ama sıra maaşa gelince aynı bankalar bir anda tasarruf uzmanına dönüşüyor.
“Şartlar zor.”
“Maliyetler arttı.”
“Ekonomi belirsiz.”
Hayır…
Bankacı açısından belirsiz olan ekonomi değil, maaşının satın alma gücü.
Çünkü markette fiyatlar hedef tutturmuyor.
Kiralar performans primi beklemiyor.
Çocukların okul masrafı satış kotasına göre hesaplanmıyor.
Bankalar çalışanından her yıl daha fazla performans isterken, bunun karşılığında her yıl daha düşük alım gücü sunuyor.
Yani sektörün yeni çalışma modeli şu:
Çok çalış, çok sat, çok stres yaşa… Ama enflasyonun altında ücret al.
Bu sürdürülebilir değildir.
Çünkü bankaların en büyük sermayesi şubeleri değil, insan kaynağıdır.
Tam bu noktada sektörde dikkat çeken tek bir istisna var:
Yapı Kredi.
Banka çalışanları yılın ikinci yarısı için yüzde 19,7 zam aldı.
Yani resmi enflasyonun üzerinde.
Peki Yapı Kredi diğer bankalardan daha mı fazla kâr etti?
Hayır.
Kasasında diğerlerinden farklı bir para mı vardı?
Hayır.
O zaman fark neydi?
Sendika.
Yapı Kredi’de örgütlü bulunan Basisen ile yapılan toplu iş sözleşmesi sayesinde çalışanlar enflasyonun üzerinde ücret artışı alabildi.
Bu örnek çok önemli.
Çünkü bir gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
Sorun “bankaların parası yok” meselesi değil.
Sorun, çalışanların pazarlık gücünün olmaması.
Yapı Kredi’de sendika varsa yüzde 19,7 zam mümkün oluyor.
Diğer bankalarda sendika yoksa yüzde 10 “makul” görülüyor.
Demek ki sendika sadece ücret pazarlığı yapan bir kurum değil; çalışanın alım gücünü koruyan en önemli güvencedir.
Bankacılar artık şunu sorgulamalıdır:
Milyarlarca lira kâr açıklayan bankalarda neden çalışanın payına enflasyonun altında zam düşüyor?
Ve daha önemlisi…
Yapı Kredi’de mümkün olan neden Garanti’de, Akbank’ta, İş Bankası’nda, QNB’de, DenizBank’ta ve diğer özel bankalarda mümkün olmasın?
Bugün bankacılık sektörünün en büyük ihtiyacı yeni satış hedefleri değildir.
Çünkü hedef zaten fazlasıyla var.
Sektörün ihtiyacı; emeğin karşılığını veren adil ücret politikası ve güçlü sendikal örgütlenmedir.
Aksi halde bankalar kâr rekorları kırarken, o kârı üreten bankacılar her geçen yıl biraz daha fakirleşmeye devam edecektir. Bu tablo ne sürdürülebilir ne de sosyal açıdan savunulabilir.






