Bir iktidar düşünün… Yola çıkarken en güçlü vaadi “kul hakkı yememek” olsun. Hatta bu kavramı siyasetinin merkezine yerleştirsin. Ama yıllar içinde attığı her adım, yaptığı her düzenleme ve açıkladığı her veri, tam da o hassas çizgiyi aşsın.
Kul hakkı sadece birinin cebinden para almak değildir. Malına mülküne el koymak da değildir yalnızca. Kul hakkı, ölçüyü bozmakla da yenir. Eksik tartarak, gerçeği eğip bükerek, rakamları oynatarak da yenir. Bu, sadece ahlaki bir mesele değil; aynı zamanda ekonomik bir meseledir.
Kur’an’da “ölçüyü doğru tutun” denir. Bu ifade yalnızca teraziyi kastetmez. Ölçmek dediğiniz şey; bugün ekonomide veri üretmektir, istatistiktir, rakamdır. Yani bir ülkenin nabzını tutan her şeydir. Enflasyon da bunun en kritik başlığıdır.
İşte tam burada, Türkiye İstatistik Kurumu devreye giriyor. Bir ülkenin ekonomik gerçekliğini ölçen, tartan, biçen kurum. Kısacası modern zamanların terazisi.
Ancak mesele tam da burada başlıyor.
Çarşıya pazara çıkan herkesin çıplak gözle gördüğü bir gerçek var: Fiyatlar hızla artıyor. Akaryakıt zamları, gıda fiyatlarındaki sıçrama, temel tüketim kalemlerindeki yükseliş… Bunlar istatistik değil, günlük hayatın kendisi. İstanbul’da ekmek 20 liraya dayanmışsa, sebze-meyve cep yakıyorsa, et fiyatı dört haneleri konuşuyorsa, ortada hissedilen bir enflasyon vardır.
Ama açıklanan rakamlar bu hissiyatla örtüşmediğinde, sorun teknik olmaktan çıkar, vicdani bir meseleye dönüşür.
Resmi verilerle sokaktaki gerçek arasındaki makas açıldığında, bunun sonucu sadece bir “güven sorunu” değildir. Bu fark, doğrudan gelir dağılımını etkiler. Çünkü maaşlar, emekli aylıkları ve ücret artışları bu verilere göre belirlenir.
Burada kritik mekanizma şu: Artışlar çoğu zaman gerçekleşen enflasyona göre değil, hedeflenen enflasyona göre yapılıyor. Bu hedefleri belirleyen kurumların başında ise Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası geliyor.
Yani birkaç teknokratın masa başında koyduğu hedef, milyonların cebine girecek parayı belirliyor.
Şimdi soruyu açık soralım:
Eğer ölçüm gerçeği yansıtmıyorsa, o zaman verilen zam da gerçeği yansıtır mı?
Eğer enflasyon düşük gösteriliyorsa, bu durum ücretliden, emekliden, dar gelirli vatandaştan alınan görünmez bir pay anlamına gelmez mi?
İşte kul hakkı tam da burada devreye girer.
Çünkü kul hakkı bazen doğrudan değil, dolaylı yenir. Birinin cebinden para çalmak kadar, hakkı olan artışı eksik vermek de bir haktır. Ölçüyü bozduğunuzda, sadece rakamları değil, insanların hayat standardını da aşağı çekersiniz.
Daha da önemlisi, bu durum toplumun en kırılgan kesimini vurur. Sabit gelirli, emekli, asgari ücretli… Zaten sınırlı imkânlarla yaşamaya çalışan milyonlar, bu “ölçü farkının” bedelini öder.
Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur:
Resmi enflasyon düşüktür, ama hayat pahalıdır.
Veriler sakindir, ama mutfak yangındır.
Bu çelişki sürdürülebilir değildir.
Çünkü ekonomi sadece sayılarla değil, güvenle yürür. Güven ise doğru ölçümle başlar. Eğer teraziye olan inanç kaybolursa, o teraziden çıkan hiçbir sonuç kimseyi ikna etmez.
Ve en kritik soru şudur:
Bir toplumda ölçüye güven kalmazsa, adalet duygusu nasıl ayakta kalır?
Unutulmamalı:
Adalet, terazinin kendisi değil; o terazinin doğru tarttığına duyulan inançtır.
O inanç zedelendiğinde, mesele sadece ekonomi olmaktan çıkar. Vicdan meselesine dönüşür.





