Türkiye’de barınma krizi artık yalnızca ekonomik bir darboğaz değil; toplumsal yapının adalet duygusunu aşındıran ve sosyal dokuyu çürüten bir yapısal beka sorunu haline gelmiştir. Konuta erişebilirlik her geçen gün daha da imkânsız hale gelirken, özellikle ücretlilerin ve genç kuşakların “bir gün ev sahibi olabilme umudu” tarihe karışıyor. İşte bu boşlukta fırsatçılık serpiliyor.
Geçtiğimiz günlerde yaşadığım örnek durumu özetliyor: Ankara’da, 35-40 yıllık yıpranmış bir apartmanda yer alan 2+1 daire… Bir ay önce 3,5 milyon TL’ye satın alınmış. Bugün istenen kira ise 30 bin TL. Yani bir ücretlinin maaşını bütünüyle yutacak düzeyde! Bu, rasyonel piyasa koşullarıyla açıklanamaz. Ortada yalnızca insafsız bir fırsatçılık var.
Ekonomik Teoriden Gerçeğe: Barınma Krizi
Barınma, literatürde “temel ihtiyaç” kategorisinde yer alır ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde açıkça “herkesin barınma hakkı vardır” denir. Ancak Türkiye’de barınma hakkı, serbest piyasa dinamiklerinin ötesinde bir rant mekanizmasına hapsedilmiş durumda.
Ekonomi biliminin en temel teorilerinden biri, “konut piyasası arz-talep dengesiyle şekillenir” der. Ancak bizde durum farklı… Konut arzı büyük ölçüde lüks projelere ve spekülatif yatırımlara yönelmiş durumda. Talep ise ücretlilerin değil, servetini büyütmek isteyen varlıklı kesimlerin isteği doğrultusunda belirleniyor. Sonuçta, piyasa kiraları değil; sömürüye dayalı bir düzenin fırsatçı fiyatlarını belirliyor.
Politikaların Tetiklediği Kriz: Sosyal Devletten Rant Devletine…
Bu dengesizlik, kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Yıllardır uygulanan konut politikaları, sorunun temelini oluşturmaktadır. Devletin, barınmayı bir kamu hizmeti ve sosyal hak olarak görmekten uzaklaşıp, inşaat sektörünü yabancıya satış ve vatandaşlık programlarına hizmet eden bir büyüme motoru olarak kullanması, rantı öne alması, NAS deneyi ve benzeri yanlış politikalarla arzın niteliğini halkın aleyhine değiştirmiştir. Yüzde 25 kira sınırı gibi düzenlemeler ise piyasayı regüle etmek yerine, ev sahibi-kiracı arasında bir “hukuk savaşı” başlatmış ve devletin düzenleyici rolündeki zafiyeti gözler önüne sermiştir.
Demode Evlerden Hak Edilmeyen Kira Yaratılmıştır!
Asıl çarpıcı olan, yıpranmış, demode, yaşam kalitesi düşük evlerin bile fahiş fiyatlarla kiraya verilmesidir. Burada “barınma ihtiyacı” değil, doğrudan insanların muhtaçlığı fiyatlanmaktadır. Muhtaçlığın yatırım aracına dönüştüğü bu tablo, kiracıyı daha da çaresiz bırakmaktadır. Çünkü günün sonunda kiracı denilen ev alma umudunu kaybetmiş olan ücretlidir. Bu, ne piyasa teorisiyle ne de ahlaki zeminde açıklanabilecek bir durumdur.
Enflasyonist Sığınak: Barınma İhtiyacına Karşı Servet Koruma!
Bu durumun arkasındaki bir diğer önemli neden, yüksek enflasyonist ortamdır. Finansal istikrarsızlık koşullarında, sermaye sahipleri için konut, bir “barınma aracı” olmaktan çıkıp, paranın değer kaybından korunmak için bir “güvenli liman” haline gelmiştir. Barınma ihtiyacı olan milyonlar ile servetini korumaya çalışan bir azınlığın aynı piyasada rekabet etmesi, fiyatları ve kiraları reel gelirlerden tamamen koparmaktadır. Mesele “Siz maaşını<ı Dolar’la alıyor musunuz?” diye sormak değil, SERVET TRANSFERİNİ önlemektir. Lakin her şey için şu anki durum itibariyle geçtir.
Modern Feodal Aidat: Kiracıya Mahkûmiyet…
Konut artık bir barınma aracı değil, bir “gelir transferi” aracıdır. Kira ödemesi, modern toplumda feodal aidatın güncellenmiş versiyonu haline gelmiştir. Eskiden köylü, toprağı işlemek için ağaya ürün verirken; bugün ücretli, emeğinin karşılığını ev sahibine aktarmak zorunda bırakılmıştır.
Barınma hakkının elden alınması, yalnızca bireysel bir mağduriyet değil; toplumsal sınıf ayrımlarını derinleştiren bir mekanizmadır. Kiracı ile ev sahibi arasındaki ekonomik uçurum, artık sınıfsal bir ayrışmaya dönüşmektedir. Bir tarafta emeğiyle geçinen ve kirada yaşamaya mahkûm edilen milyonlar, diğer tarafta “kira geliri” üzerinden servetini büyüten bir rantiye sınıfı… Bu, ekonomik eşitsizliği kalıcılaştırarak toplumsal barışı doğrudan tehdit eder hale gelme olasılığını perçinlemektedir.
Konut krizinin sonuçları yalnızca ekonomik değil, sosyaldir. Sosyal bilimlerde sıkça vurgulandığı gibi, barınma hakkının ihlali, toplumsal huzursuzluğun en önemli tetikleyicilerinden biridir. Zira kira yükü altında ezilen bir genç evlilikten, aile kurmaktan, hatta üretken bir birey olmaktan uzaklaşır. Bu da demografik krizden toplumsal şiddete kadar pek çok sorunun kapısını aralar.
Bu ekonomik baskı, aynı zamanda derin bir psikolojik yıkıma da yol açabilir. Geçmiş nesiller için “başını sokacak bir ev” mottosu en temel gelecek güvencesi iken, bugünün gençleri için bu umudun yok olması, kronik bir geleceksizlik ve kaygı hissiyatı yaratmaktadır. Sürekli taşınma zorunluluğu ise bireylerin yaşadıkları yere kök salmasını engelleyerek “mahalle kültürünü” ve mekânsal aidiyeti erozyona uğratmakta, bu da toplumsal bağları zayıflatmaktadır.
İşin Özeti Şudur: Krizin Kökeni Erişilebilirliktir!
Bugün Türkiye’de konut krizi, yalnızca fiyatlarla, kiralarla veya faiz oranlarıyla açıklanabilecek bir mesele olmaktan çıkmıştır. Asıl köken, konuta erişilebilirliğin ortadan kalkmasıdır. Bu erişimsizlik, muhtaçlığı yatırım aracına dönüştürmekte, barınma hakkını gasbetmekte ve finansal sınıf ayrımını şiddetlendirmektedir.
Kısacası, konuta erişebilirlik ortadan kalktıkça, “kiracının alın teri” üzerinden yeni bir sömürü düzeni kurulmaktadır. Bunun adı KONUT ÜZERİNDEN SERVET TRANSFERİDİR! Bu düzen ne barınmayı güvence altına alır, ne toplumsal dengeyi korur… Aksine, halkın sırtından geçinen bir fırsatçılık rejimini besler.
Sevgi ve vicdanla kalın…
Prof. Dr. Soner GÖKTEN






