Küresel ekonomide bugün tartışılan en kritik soru şu: Enflasyon düşecek mi, yoksa hayatımızın kalıcı bir parçası mı olacak?
Geleneksel iktisatçılar, “talep kaynaklı” enflasyonun faiz artışlarıyla dizginlenebileceğini söyler. Oysa günümüzün enflasyonu bambaşka bir karakter taşıyor: Arz kısıtlarıyla beslenen, jeopolitik parçalanmayla derinleşen, merkez bankalarının politikalarıyla körüklenebilen ve giderek yapışkan hale gelen bir enflasyon.
Enerji, tarım ve maden piyasaları artık eski esnekliğine sahip değil. Bu yapısal katılık, çok katmanlı sorunlardan besleniyor…
Yeni petrol ve doğalgaz sahalarına yatırım maliyetleri tırmanıyor; yeşil dönüşümün baskısıyla sermaye bu alanlardan uzaklaşıyor ve bu durum, arzın gelecekteki talebi karşılama kapasitesini sınırlıyor.
İklim krizinin getirdiği kuraklık, verim düşüşü ve su sıkıntısı, gıda arzını kırılgan hale getiriyor ve fiyat şoklarını sıklaştırıyor.
Elektrikli araçlar ve yeşil altyapı için gereken bakır, lityum, nikel gibi metallerde üretim kapasitesi sınırlı; jeopolitik riskler arzı daha da kısıtlıyor.
Küreselleşmenin dezenflasyonist etkisi sona erdi. Artık verimlilikten çok “güvenlik” odaklı tedarik zincirleri) kuruluyor. Bu parçalanma, daha maliyetli ve daha az verimli bir üretim yapısı yaratarak küresel ekonomi üzerinde kalıcı bir enflasyonist baskı oluşturuyor.
Kısacası, arz genişleyemiyor, talep ise yapısal olarak artıyor. Bu dengesizlik ise fiyatların yukarıda kilitlenmesine neden oluyor.
Merkez Bankalarının “zamansız” gevşemesi veya gevşeme ihtimali de tuz biber oluyor…
Pandemi sonrası dönemde sert faiz artırımlarıyla enflasyonu bastırmaya çalışan merkez bankaları, şimdi başka bir ikilemle yüz yüze: Resesyon korkusu. Bu kaygıyla erken faiz indirimine yönelme ihtimalleri giderek artıyor. Talep hâlâ canlıyken ve arz darboğazı devam ederken para politikasının gevşemesi, yangına benzin dökmek anlamına gelir. Faiz indirimleri, finansal piyasalara “bolluk” sinyali verirken, emtia ve enerji fiyatlarını daha da yukarı çekiyor. Bu durum, merkez bankalarının yıllardır inşa ettiği “enflasyonla mücadeleci” kimliğini ve kredibilitesini aşındırma riski taşıyor ve böylece enflasyonun geçici değil, kalıcı bir misafir olmasına yol açıyor.
Ekonomik literatürde “yapışkan enflasyon”, fiyatların yukarı çıktığında kolay kolay geri gelmemesi anlamına gelir. Bugün yaşanan da tam olarak budur. Bunu anlamak için basit dinamiklere bakmak yeterli olacaktır.
Örneğin petrol fiyatları düşse bile, rafineri ürünleri ya da ulaştırma maliyetleri aynı hızda düşmüyor. Tarımda kuraklık bir sezon geçse bile gıda fiyatları eski seviyesine dönmüyor. Fiyatlar yukarı yönlü şoklara çok hızlı tepki verirken, aşağı yönlü düzeltmeler son derece sınırlı kalıyor. Kısacası asimetrik fiyatlama ortaya çıkıyor.
Veya yüksek mal ve enerji fiyatları, yaşam maliyetini artırarak çalışanlar üzerinde ücret artışı baskısı yaratıyor. Artan ücretler ise özellikle hizmet sektöründe maliyetleri yukarı çekerek yeni bir fiyat artış dalgasına neden oluyor. Bu “ikinci tur etkiler,” enflasyonun kendi kendini besleyen bir döngüye girmesine ve ekonominin geneline yayılmasına yol açıyor.
Ayrıca yüksek enflasyon ortamı, bazı şirketlere maliyet artışlarının da ötesinde kâr marjlarını artırma fırsatı sunuyor. “Her şeyin fiyatı artıyor” algısı altında yapılan bu ek zamlar, fiyatların neden beklenenden daha yavaş düştüğünü veya hiç düşmediğini açıklayan önemli bir faktör haline gelmiştir.
Bu tablo için akla gelen ilk benzetme 1970’lerin stagflasyon yıllarıdır. O dönemde de petrol arz şokları, yüksek maliyetler ve merkez bankalarının politika hataları enflasyonu kalıcılaştırmıştı. Ancak bugün farklı! O dönem enerji şoku tek boyutlu olarak petrole bağlıydı. Bugün ise aynı anda enerji, tarım, kritik metaller ve tedarik zincirlerinde çoklu arz sıkıntıları var. 1970’lerde dünya ekonomik olarak bütünleşmeye devam ederken, bugün jeoekonomik olarak parçalanıyor. Bu durum, maliyetleri yapısal olarak artıran yeni ve kalıcı bir faktör halini alıyor.
Sonuç olarak artık küresel ekonomi enflasyonda “düşer mi, düşmez mi?” tartışmasını geride bırakmalı. Çünkü sorun göründüğünden daha derin…
Sevgi ve vicdanla kalın…
Prof. Dr. Soner GÖKTEN






