Son 30 yılda “beyaz yakalı olmak” bir hayalden… sorgulanan bir tercihe dönüştü.
Bir zamanlar iyi eğitim…iyi iş…iyi hayat denklemi neredeyse tartışmasızdı.
Bugün ise aynı denklem giderek daha fazla soru işareti barındırıyor.
Verilere bakalım;
• Türkiye’de çalışanların gelirinden alınan vergi ve prim yükü %39 seviyesine ulaşarak OECD ortalamasının oldukça üzerine çıktı,
• Ortalama bir çalışan brüt kazancının yaklaşık %70-72’sini net olarak alabiliyor,
• Gelir dağılımında en zengin %20, toplam gelirin neredeyse yarısını alırken alt gelir gruplarının payı oldukça sınırlı,
• Son yıllarda emek gelirleri ile sermaye gelirleri arasındaki makas sermaye lehine açılmaya devam ediyor,
Bu etkilerin doğal sonucu olarak;
• Beyaz yakalıların ekonomiden aldığı pay azalıyor,
• Reel alım gücü baskılanıyor,
• Vergi yükü artıyor,
• Kariyerin getirisi, eğitimin aşırı yükselen maliyetini karşılamıyor,
Ayrıca sorun sadece maaş da değil…
Sistemin beyaz yakalıya sunduğu değer ve kalite de giderek zayıflıyor.
• Mülakat süreçlerinde karşılaşılan saygıdan uzak yaklaşımlar
• Belirsiz, şeffaf olmayan değerlendirme kriterleri
• İşe girdikten sonra artan mobbing, yoğun baskı ve tükenmişlik
Yani artık mesele sadece iş bulmak değil,
insan onuruna yakışır bir iş ortamı bulmak.
Eskiden beyaz yakalı olmak,
Orta sınıfa dahil olmanın garantisiydi,
Bugün ise,
Orta sınıfta kalabilmek için verilen bir mücadele haline geldi,
Büyük bir kentte işe yeni başlayan bir beyaz yakalının aldığı ücretle geçimini sağlayabilmesi neredeyse imkansız.
Ve yeni nesil bunu çok net görüyor;
• Daha özgür çalışma modellerine yöneliyor,
• Yurt dışı fırsatlarını daha fazla değerlendiriyor,
• Kurumsal hayata mesafeli duruyor,
Eğer eğitimli, nitelikli, üretken insan kaynağı
ekonomiden yeterli payı alamıyorsa…sistem sürdürülebilirmi?
Belki de sadece ekonomik değil,
aynı zamanda insani bir kırılmanın içinden geçiyoruz…






