35 yıllık bankacıyım.
4 yıllık Siyasal Bilgiler eğitimimi de ekleyince hayatımın neredeyse tamamı finans sektörünün içinde geçti.
Çok sayıda bankada, yüzlerce bankacı tanıdım.
Eskiden bankacıların gözlerinde yorgunluk olurdu ama umut da olurdu.
Bugün ise hangi bankacı arkadaşımla tokalaşsam aynı şeyi hissediyorum:
Bir elektrik…
Bir tükenmişlik…
Ve gözlerde o meşhur “ölü balık” bakışı…
Çünkü artık birçok kurumda insan; bilgi, muhakeme, sezgi ve karakter üzerinden değil, adet ve miktar üzerinden ölçülüyor.
Kaç müşteri aradın?
Kaç poliçe kestin?
Kaç ürün sattın?
Kaç çapraz satış yaptın?
Bankacı; analitik düşünen, risk okuyan, ekonomiyi yorumlayan bir finans profesyoneli olmaktan çıkıp adeta günlük üretim bandındaki performans işçisine dönüştürülüyor.
Oysa banka; güven işidir.
Güven ise robotik KPI tablolarıyla değil, insan niteliğiyle oluşur.
Tehlike büyük.
Bugün Avrupa’nın birçok ülkesinden daha gelişmiş olduğunu düşündüğüm Türk bankacılık sektörü, ironik biçimde bazı yabancı ortaklı yönetim anlayışları eliyle “nitelikli insansızlaşma” riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Bu yüzden artık sadece finansçıların değil, psikologların, davranış bilimcilerin ve regülasyon otoritelerinin de bu konuya eğilmesi gerekiyor.
Özellikle Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun sektörü sadece sermaye yeterliliği, aktif kalitesi ve rasyolar açısından değil;
İnsan kalitesi, sürdürülebilir insan kaynakları politikaları, kurumsal psikoloji ve çalışanların ruhsal dayanıklılığı açısından da değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü bu gidişle bankalarda kaliteli insan kalmayacak.
Ve bilinmeli ki:
Bir bankayı teknoloji değil, insan ayakta tutar.






