Küresel piyasalarda son dönemde aynı anda ortaya çıkan üç kritik gelişme, dünya ekonomisi için “sistemik likidite sıkışması ve eşzamanlı arz şoku” senaryosunu gündeme taşıdı. Özellikle ABD uzun vadeli tahvil faizlerinin yüzde 5 seviyesinin üzerine yerleşmesi, Japon tahvil faizlerinde tarihi yükseliş ve Hürmüz Boğazı’nın kapanması ihtimaliyle birlikte petrol fiyatlarının 100-120 dolar bandına çıkabileceği beklentisi, gelişmekte olan ülkeler açısından alarm zillerini çaldırıyor.
Analize göre, ABD 30 yıllık tahvil faizlerinin yüzde 5’in üzerine çıkması, küresel sermayenin yeniden ABD varlıklarına yönelmesine neden oluyor. Bu durum, gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışını hızlandırırken dış borç çevirme maliyetlerini de sert şekilde artırıyor. Özellikle kısa vadeli döviz borcu yüksek ekonomiler için yeni borçlanma koşulları ağırlaşıyor.
Diğer kritik unsur ise Japonya’da yıllardır küresel likiditenin temel kaynaklarından biri olan “yen carry trade” mekanizmasının çözülme riski. Japon devlet tahvili faizlerinin yüzde 2,75-2,80 bandına yükselmesi, Japon yatırımcıların yurtdışındaki varlıklarını satarak ülkeye dönmesine yol açabilir. Bu süreç küresel tahvil piyasalarında satış baskısını artırırken faizlerin daha da yükselmesine neden olabilir.
Jeopolitik tarafta ise Hürmüz Boğazı’nın kapanması ihtimali en büyük enerji şoku senaryolarından biri olarak değerlendiriliyor. Brent petrolün 100-120 dolar bandına çıkması halinde, enerji ithalatçısı ülkelerde maliyet enflasyonu hızlanırken ekonomik büyümede ciddi yavaşlama yaşanabileceği belirtiliyor. Bu durum “stagflasyon”, yani yüksek enflasyon ile düşük büyümenin aynı anda görüldüğü riskli bir tabloyu gündeme getiriyor.
Analizde, bu üçlü baskı altında en kırılgan ülkelerin enerji ithalatına bağımlı, cari açığı yüksek ve dış borç yükü ağır ekonomiler olduğu vurgulandı.
Türkiye ilk sırada gösterildi
Risk sıralamasında Türkiye’nin ilk sırada yer alması dikkat çekti. Türkiye’nin petrol ve doğalgazda büyük ölçüde dışa bağımlı olması nedeniyle enerji fiyatlarındaki artışın doğrudan cari açığı büyüteceği ifade edildi.
Bunun yanı sıra enerji maliyetlerindeki yükselişin Türk lirası üzerinde değer kaybı baskısı yaratacağı, bunun da ithal maliyetler üzerinden enflasyonu yeniden hızlandırabileceği belirtiliyor. Analizde “kur-enflasyon-faiz sarmalı” riskine dikkat çekilirken, küresel faizlerin yükseldiği ortamda Türkiye’nin dış borç çevirme maliyetlerinin CDS primleri üzerinden sert şekilde artabileceği vurgulandı.
Güney Afrika ve Japonya da risk altında
Türkiye ile birlikte Güney Afrika da yüksek risk grubunda değerlendirildi. Ülkenin hem enerji altyapı sorunları hem de sermaye çıkışlarına açık yapısı nedeniyle küresel likidite sıkışmalarından en hızlı etkilenen ekonomiler arasında olduğu ifade edildi.
Japonya ise gelişmiş ülke olmasına rağmen kamu borcunun büyüklüğü nedeniyle kırılgan ülkeler arasında gösterildi. Japon tahvil faizlerindeki yükselişin, milli gelirin yaklaşık yüzde 260’ına ulaşan kamu borcu nedeniyle bütçe üzerinde ağır faiz yükü yaratabileceği kaydedildi. Ayrıca enerji ithalatı nedeniyle Japon Yeni üzerinde yapısal değer kaybı baskısının artabileceği değerlendiriliyor.
Metindeki temel tez, küresel ekonominin yalnızca klasik bir resesyon riskiyle değil; aynı anda hem finansal likidite daralması hem de enerji kaynaklı arz şokuyla karşı karşıya olduğu yönünde. Bu nedenle özellikle dış finansmana bağımlı gelişmekte olan ülkeler için önümüzdeki dönemde volatilitenin ve kırılganlığın artabileceği öngörülüyor.






